Toplam 23,714 Hadis
Konular

Gazveler Bölümü Kategorisi

Vâsile İbnu'l-Eska' (radıyallahu anh) anlatıyor: 

#8,129 وَعَنْ وَاثِلَةَ بْنِ ا‘سْقَعِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]نَادَى رسُولُ اللّهِ # فِى غَزْوَةِ تَبُوكَ فَخَرَجْتُ إلى أهْلى وَقَدْ خَرَجَ أوَّلُ صَحَابَةِ رَسُولِ اللّهِ # فَطَفَقْتُ فِي الْمَدِينَةِ أُنَادِى: أَ مَنْ يَحْمِلُ رَجًُ لَهُ سَهْمُهُ؟ فَنَادَى شَيْخٌ مِنَ ا‘نْصَارِ فقَالَ: لَنَا سَهْمُهُ عَلى أنْ نَحْمِلَهُ عُقْبَةً وَطَعَامُهُ مَعَنَا. فَقُلْتُ: نَعَمْ قَالَ: فسِرْ عَلى بَرَكَةِ اللّهِ تَعالى قَالَ: فَخَرَجْتُ مَعَ خَيْرِ صَاحِبٍ حَتّى أفَاءَ اللّهُ عَلَيْنَا فأصابَنِى قََئِصُ فَسُقْتُهُنَّ حَتّى أتَيْتُهُ فَخَرَجَ. فَقَعَدَ عَلى حَقِيبَةٍ مِنْ حَقَائِبِ إبِلِهِ. ثُمَّ قَالَ: سُقْهُنَّ مُدْبِرَاتٍ ثُمَّ قَالَ: سُقْهُنَّ مُقْبَِتٍ. فَقَالَ: مَا أرَى قََئِصَكَ إَّ كَرَاماً قُلْتُ: إنَّمَا هِىَ غَنِيمَتُكَ الَّتِى شَرَطْتُ لَكَ قَالَ: خُذْ قََئِصَكَ يَا ابْنَ أخِى، فَغَيْرَ سَهْمِكَ أرَدْنَا[. أخرجه أبو داود.يُقَال »حَمَلْتُ فَُناً عُقْبَةً« إذَا أرْكَبْتُه وَقْتاً وَأنْزَلْتُهُ وَقْتاً فَهُوَ يعقب غَيْرَهُ فِي الرُّكُوبِ: أىْ يُجِىءُ بَعْدَهُ .
"Resulullah (aleyhissalatu vesselam) Tebük Gazvesine katılmak için çağrıda bulundu. Ben hemen ehlime gittim. Gazveye gitmeye yöneldim. Resulullah'ın ashabının ilk kısmı yola çıkmıştı bile, Medine'de seslenmeye başladım: "(Ganimetten gelecek) hissesi taşıyana olacak bir kimseyi (devesiyle) taşıyacak bir kimse yok mu?" diyordum. Ensar'dan yaşlı bir zat: "Kendisini münavebe ile bindirmem ve yiyeceğini de vermem karşılığında (savaştan elde edeceği) hissesi bize olmak kaydıyla götürürüm!" dedi. Ben: "Anlaştık!" dedim. Ensari: "Öyleyse Allah'ın bereketi üzere yürü!" dedi. Böylece en hayırlı bir arkadaşla yola çıktım. Allah ganimetde nasib etti, hisseme bir miktar deve isabet etti. Bunları sürüp, (beni devesine olan Ensariye) getirdim. Adam çıkıp devesinin havıdındaki çullardan biri üzerine oturdu, ve: "Bu develeri sen geri sür!"dedi. Sonra tekrar: "Sen bu develeri ileri sür, (bana getirme)!" dedi ve ilave etti: "Ben senin bu develerini değerli görüyorum" dedi. Vesile de: "Bu başlangıçta anlaştığımız şarta göre senin ganimetin!" dedim. Ama Ensari: "Ey kardeşimin oğlu, ganimetini al. Ben senin bu maddi payını istememiştim (sevaba, manevi kazanca iştirak etmeyi düşünmüştüm)" dedi." 

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/280-281.  [Ebû Dâvud, Cihad 123, (2676).]

Ebû Musa (radıyallahu anh) anlatıyor:

#8,128 عَنْ أبِي مُوسى رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]أرْسَلَنِى أصْحَابِى إلى رَسُولِ اللّهِ # أسْألُهُ الْحُمَْنَ لَهُمْ فى جَيْشِ الْعُسْرَةِ وَهِىَ غَزْوَةُ تَبُوكَ. فَوَافَقْتُهُ وَهُوَ غَضْبَانُ وََ أشْعُرُ. فَقُلْتُ: يَا رَسُولَ اللّهِ أصْحَابِى أرْسَلُونِى إلَيْكَ لِتَحْمِلَهُمْ. فَقَالَ: واللّهِ َ أحْمِلُهُمْ عَلى شَىْءٍ فَرَجَعْتُ حَزِيناً مِنْ مَنْعِ رَسُولِ اللّهِ # وَمِنْ مَخَافَةِ أنْ يَكُونَ قَدْ وَجَدَ فِى نَفْسِهِ عَلَيَّ، فرَجَعْتُ إلى أصْحَابِى فَأخْبَرْتُهُمْ بِالَّذِى قَالَ؛ ثُمَّ أرْسَلَ إلى َّ فقَالَ: خُذْ هَذَيْنِ الْقَرِينَيْنِ، وَهذَيْنِ الْقَرِينَيْنِ، هذَيْنِ الْقَرِينَيْنِ لِسِتَّةِ أبْعِرَةٍ ابْتَاعَهُنَّ مِنْ سَعْدٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه حِينَئِذٍ فَانْطَلِقْ بِهِنَّ إلى أصْحَابِكَ. فَقُلْ: إنَّ اللّه تَعالى، أوْ إنَّ رَسُولَ اللّهِ # يَحْمِلُكُمْ عَلى هؤَُءِ فَارْكَبُوهُنَّ. فَانْطَلَقْتُ إلى أصْحَابِى بِهِنَّ. فَقُلْتُ: إنَّ رَسُولَ اللّهِ # يَحْمِلُكُمْ عَلى هؤَُءِ، وَلكِنْ واللّهِ َ أدْعُكُمْ حَتَّى يَنْطَلِقَ مَعِى بَعْضُكُمْ إلى مَنْ سَمِعَ مَقَالَةَ رَسُول اللّهِ # حِينَ سَألْتُهُ لَكُمْ وَمَنْعَهُ إيَّاىَ أوَّلَ أمْرِهِ. ثُمَّ إعْطَاؤُهُ إيَّاىَ بَعْدَ ذلِكَ َ تَظُنُّوا أنِّى حَدَّثْتُكُمْ شَيْئاً لَمْ يَقُلْهُ. فقَالُوا: واللّهِ إنَّكَ عِنْدَنا لَمُصَدَّقٌ، وَلْنَفْعَلَنَّ مَا أحْبَبْتَ فَانْطَلَقَ أبُو مُوسى بِنَفَرٍ مِنْهُمْ حَتّى أتُوا الَّذِىنَ سَمِعُوا قَوْلَ النَّبِىِّ # فَحَدَّثُوهُمْ بِمَا حَدَّثَهُمْ بِهِ أبُو مُوسى[. أخرجه الشيخان .
"Ashabım, Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'a usre (darlık) ordusu, yani Tebük Gazvesi sırasında yüklerini koyacakları deve hakkında sormam için beni gönderdiler. Yanına vardığımda meğer öfkeliymiş de ben hissedememişim. "Ey Allah'ın Resulü, dedim, arkadaşlarım size, beni gönderdiler, kendilerine yük devesi vermenizi istiyorlar." "Vallahi ben onlara hiçbir yük devesi veremem!" buyurdular. Ayrıldım, ama üzgündüm, hem yük devesi verilmeyişine, hem de bana kızmış olabileceği korkusuyla üzgündüm. Arkadaşlarımın yanına varıp Aleyhissalatu vesselam'ın söylediğini kendilerine haber verdim. Sonra Resulullah bana birini [Bilal'i] göndererek beni çağırdı ve: "Şu çifti, şu çifti, şu çifti al! Bunları arkadaşlarına götür. Ve dedi ki: "Allah -veya Resulullah- sizi bunlarla taşıyacak, bunlara binin" dedi. Ben onları arkadaşlarıma götürdüm ve: "Resulullah sizleri bunlarla taşıyacak. Lakin, vallahi sizden biri, sizin içinilk istediğim zaman, Resulullah'ın söylediğini ve vermem dediğini duyan birine gitmedikçe yakanızı bırakmam" dedim. Arkadaşlarım: "Vallahi sen yanımızda (müttehem değilsin), doğru söylediğine inanıyoruz. Ama sen yine de dilediğini yap!" dediler. Ebu Musa, onlardan bir grupla gitti. Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'ın önce söylemiş olduğu sözü işitenlere, vardılar. Bunlar Ebu Musa'nın kendilerine söylediği şeyleri aynen söylediler."

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/279-280.  [Buhârî, Megâzî 78, 74, Humus 15, Zebâih 26, Eymân 1, 4, 18, Kefâret 9, 10, Tevhid 56; Müslim, Eymân 8, (1649).]

Ebû Osmân en-Nehdî (radıyallahu anh) anlatıyor: 

#8,127 عَنْ أبِي عُثْمَانَ النَّهْدِى قَالَ: ]بَعَثَ رَسُولُ اللّهِ # عَمْرُو بْنَ الْعَاصِ عَلى جَيْشِ ذَاتِ السََّسِلِ. قَالَ: فأتَيْتُهُ فَقُلْتُ: أىُّ النَّاسِ أحَبُّ إلَيْكَ؟ قَالَ: عَائِشَةُ. قُلْتُ: وَمِنَ الرِّجَالِ؟ قَالَ: أبُوهَا. قُلْتُ: ثُمَّ مَنْ؟ قَالَ: عُمَرُ. فَعَدَّ رِجَاً. فَسَكَتُّ مَخَافَةَ أنْ يَجْعَلَنِى فِى آخِرِهِمْ[. أخرجه الشيخان .
"Resulullah (aleyhissalatu vesselam) Amr İbnu'l-Âs (radıyallahu anh)'ı Zatu's-Selasil ordusunun başında göndermişti. Amr İbnu'l-As der ki: "(Ya Resululah) sana en sevgili insan kimdir?" dedim. "Aişe'dir!" buyurdular. Ben tekrar sordum: "Erkeklerden kim?" "Onun babasıdır!" buyurdular. Ben bir kere daha sorayım dedim: "Sonra kim?" "Ömer" buyurdular ve bazı erkek (adları) saydılar. Beni en sona atacak korkusuyla sükut edip başka sormadım."

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/276-277.  [Buhârî, Megazî 63, Fedâilu'l-Ashab 5; Müslim, Fedâilu'l-Ashâb 8, (2384).]

Cerîr İbnu Abdillah (radıyallahu anh) anlatıyor: 

#8,126 عَنْ جَرِيرِ بْنِ عَبْدِاللّهِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]قَالَ لى رَسُولُ اللّهِ # أَ تَرِيحُنِى مِنْ ذِى الْخَلصَةِ، وَكَانَ بَيْتاً فِى حَثْعَمٍ يُسَمَّى الْكَعْبَةَ الْيَمَانِيَّةَ. فَانْطَلَعْتُ فِى خَمْسِينَ وَمِائَةِ فَارِسٍ مِنْ أحْمَسَ، وَكَانُوا أصْحَابَ خَيْلٍ، وَكُنْتُ َ أثْبُتُ عَلى الْخَيْلِ، فَضَرَبَ عَلى صَدْرِى حَتّى رَأيْتُ أثَرَ أصَابِعِهِ فِى صَدْرِى، وَقَالَ: اللَّهُمَّ ثَبِّتْهُ وَاجْعَلْهُ هَادِياً مَهْدِيّاً. فَانْطَلِقَ إلَيْهَا فَكَسَّرَهَا وَحَرَّقَهَا[. أخرجه الشيخان وأبو داود.»ذو الْخَلْصَةِ« قِيلَ كَانَ اِسْمُ صَنَمٍ لِدَوْسٍ، وكَانَ فِي ذلِكَ الْبَيْتِ، وَقِيلَ ذُو الْخَلْصَةِ هُوَ الْبَيْتُ الَّذى كَانَ لِخَثْعَمٍ بِالْيَمَنِ يَحُجُّونَ إلَيْهِ تَشْبِيهاً بَيْتَ 
"Resulullah (aleyhissalatu vesselam), bana: "Beni, Zü'l-Halasa'dan kurtarmaz mısın?" buyurdu. Bu, Has'amda bir bina idi. el-Kabetu'l-Yemaniyye denmekte idi. Ahmes kabilesinden yüzelli atlı ile oraya vardım. Ahmesliler at besleyen insanlardı. Ben ise at üzerinde duramıyordum. [Durumu Resulullah'a söyledim.] Aleyhissalatu vesselam göğsüme vurdu; öyle ki, parmaklarının izni göğsümün üzerinde gördüm. Sonra: "Allah'ım, Cerir'i (atının üstünde) sabit kıl, onu hidayete ermiş ve hidayet edici kıl!" buyurdu. Ben gittim, onu kırdım ve yaktım." 

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/275 [Buhârî, Megazî 62, Cihâd 154, 162, Menâkibu'l-Ensâr 21, Edeb 68, Da'avâd, 19; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 137; Ebû Dâvud, Cihâd 172, (2772).]

Hz. Büyerde (radıyallahu anh) anlatıyor: 

#8,125 عَنْ بُرَيْدَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]بََعَثَ رَسُولُ اللّهِ # عَلِيّاً إلى خَالِدٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما لِيَقْبِضَ مِنْهُ الْخُمُسَ فَأعْطَاهُ فَاصْطَفَى عَليٌّ مِنْهَا سَبِيئَةً. فأصْبَحَ وَقَدِ اغْتَسَلَ لَيًْ وَكُنْتُ أبْغَضُ عَلِيّاً. فَقُلْتُ لِخَالِدٍ: أَ تَرَى إلى هَذَا؟ فَلَمَّا قَدِمْنَا عَلى رَسُولِ اللّهِ # ذَكَرْتُ لَهُ ذلِكَ فَقَالَ: يَا بُرَيْدَةُ اَتَبْغَضُ عَلِيّاً؟ قُلْتُ: نَعَمْ قَالَ: َ تُبْغِضْهُ، فَإنَّ لَهُ فِى الْخُمُسِ أكْثَرَ مِنْ ذلِكَ[. أخَرجه البخاري.»ا‘صْطِفَاءُ« اختيارُ، وهو افتعالٌ من صفوة الشّىْءٍ: أى خياره وخالصه.»والسَّبِيئةُ« ا‘مة التي سُبِّيَتْ، وإنَّمَا أبْغضَ بُريدةُ عليّاً ‘نَّهُ ظَنَّ أنَّهُ أخَذ مَاليس له، فلمّا أعلمه رسولُ اللّهِ # أن الَّذِى أخَذَهُ دون حقّه أحبّه .
"Resulullah (aleyhissalatu vesselam), Hz. Ali (radıyallahu anh)'ı, humusu (ganimetin beşte birini) almak üzere Halid'e gönderdi. Halid (radıyallahu anh), humsu ona verdi. Ali, ondan (kendine) bir cariye seçti. Ali, geceleyin gusül yapmış olarak sabaha erdi. Ali'ye kızmıştım. Halid (radıyallahu anh)'a: "Şunu görmüyor musun?" diye söylendim. Sonra da Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'a gelince durumu anlattım. "Ey Büyerde! buyurdular, sen Ali'ye kızıyor musun?" "Evet!" dedim. "Kızma! buyurdular, zira onun humustaki hissesi aldığından fazladır." [Ondan sonra Ali en çok sevdiğim insan oldu.]"

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/273.  [Buhârî, Megâzi, 61.]

Vehb İbnu Münebbih anlatıyor:

#8,124 وَعَنْ وَهْبِ بْنِ مُنَبِّهِ قَالَ: ]سَألتُ جَابِراً رَضِيَ اللّهُ عَنْه عَنْ شَأنِ ثَقِيفٍ إذْ بَايَعَتْ. فقَالَ: اِشْتَرَطَتْ أنْ َ صَدَقَةَ عَلَيْهَا وََ جِهَادَ، وَأنَّهُ سَمِعَ رَسُولَ اللّهِ # يَقُولُ: سَيَصَّدَّقُونَ وَيُجَاهِدُونَ إذَا أسْلَمُوا[. أخرجه أبو داود .
"Bey'at yaptıkları zaman Sakif'in durumu ne idi?" diye sordum. "Sadaka (zekat=vergi) vermemeyi, cihad etmemeyi şart koştular" dedi ve Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'ın: "(Onlar gerçek manada müslüman olunca, kendiliklerinden) zekat da verecekler, cihada da katılacaklar!" dediğini işittiğini söyledi."

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/264. [Ebû Dâvud, Harâc 26, (3025).]

Osman İbnu Ebi'l-As (radıyallahu anh) anlatıyor: 

#8,123 وَعَنْ عُثْمَانَ بْنِ أبِي الْعَاصِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]لَمَّا قَدِمَ وَفدُ ثَقِىفٍ نَزَلُوا عَلى رسُولِ اللّهِ # فَأنْزَلَهُم الْمَسْجِدَ لِيَكُون أرَقَّ لِقُلُوبِهِمْ: فَاشْتَرَطُوا أنْ َ يُعَشَّرُوا وََ يُحْشَرُوا وََ يُجَبُّوا. فَقَالَ # لَكُمْ أنْ َ تُعَشَّرُوا وََ تُحْشَرُوا وََ خَيْرَ فِي دِينٍ لَيْسَ فِيهِ رُكُوعٌ[. أخرجه أبو داود.و»المُرَادُ بِالْحَشْرِ« جَمْعُهُمْ إلى الْجِهَادِ وَالنَّفِيرِ إلَيْهِ . وَبِقَوْلِهِ: »تُعَشَّرُوا« أخَذَ الْعُشُورَ مِنْ أمْوَالِهِمْ صَدَقَةً.وَبِقَوْلِهِ: وَ»َ يُجَبُّوا« بِفَتْحِ الْجِيمِ وَضَمِّ الْبَاءِ الْمُوَحَّدَةِ الْمُشَدَّدَةِ وَأصْلُ التَّجْبِيَةِ أنْ يَقُومَ ا“نْسَانُ مَقَامَ الرَّاكِعِ وَأرَادُوا أنَّهُمْ َ يُصَلّونَ قَالَ الْخَطَابِي: وَيُشْبِهُ أنْ يَكُونَ إنَّمَا سَمَحَ لَهُ بِالْجِهَادِ وَالصَّدَقَةِ ‘نَّهُمَا لَمْ يَكُونَا بَعْدَ وَاجِبِينِ فِي الْعَاجِلِ ‘نَّ الصَّدَقَةَ إنَّمَا تَجِبُ بِاَنْقِضَاءِ الْحَوْلِ، وَالْجِهَادَ إنَّمَا يَجِبُ بِحُضُورِهِ، وَأمَّا الصََّةُ فَهِىَ رَاتِبَةٌ فَلَمْ يُجْزَ أنْ يَشْتَرِطُوا تَرْكَهَا .
"Sakif hey'eti geldiği zaman, Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'ın yanına indiler. Aleyhissalatu vesselam onları mescidde ağırladı, ta ki kalplerini daha bir rikkate getirip müessir olsun. Onlar (müslüman olup bey'at yapmak için) öşür alınmamasını, cihada çağrılmamalarını ve namazın kendilerine farz kılınmamasına şart koştular. Resulullah (aleyhissalatu vesselam): "Sizden öşür alınmasın, cihada da çağrılmayın. Ama rükusuz (namazsız) bir dinde hayır yoktur" buyurdu." 

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/264. [Ebû Dâvud, Harâc 26, (3026).]

İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: 

#8,122 عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قَالَ: ]لَمَّا حَاصَرَ النَّبىُّ # الطَّائِفَ فَلَمْ يَنَلْ مِنْهُمْ شَيْئاً. قَالَ: إنَّا قَافِلُونَ غَداً إنْ شَاءَ اللّهُ فَثَقُلَ عَلَيْهِمْ. فَقَالُوا: نَذْهَبُ وََ نَفْتَحُهُ، وَقَالَ مَرَّةً: نَقْفُلُ. فقَالَ: اِغْدُوا عَلى الْقِتَالِ. فَغَدَوْا فَأصَابَهُمْ جِرَاحٌ. فقَالَ: إنَّا قَافِلُونَ غَداً إنْ شَاءَ اللّهُ. فَأعْجَبَهُمْ فَضَحِكَ #[. أخرجه الشيخان .
"Resulullah (aleyhissalatu vesselam) Taif'i kuşatınca hiç bir netice elde edemedi. Bunun üzerine: "İnşaallah yarın yolcuyuz (muhasarayı kaldıracağız)" dedi. Bu Ashabın pek ağrına gitti: "Yani Taif'i fethetmeden gidecek miyiz? -bir rivayette "dönecek miyiz" dediler. Aleyhissalatu vesselam da: "Sabahleyin saldırın!" buyurdular. Sabahleyin saldırdılar ve birçokları yaralar aldı. Resulullah tekrar: "Yarın inşaallah gideceğiz!" buyurdular. Bu sefer askerler memnun kaldılar. Aleyhissalatu vesselam (onların haline) güldü."

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/263. [Buhârî, Megâzî 56, Edeb 68, Tevhid 31; Müslim, Cihâd 82, (1778).]

Hz. Ebû Musa (radıyallahu anh) anlatıyor: 

#8,121  عَنْ أبِي مُوسى رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَال: ]لَمَّا فَرَغَ رَسُولُ اللّهِ # مِنْ حُنَيْنٍ بَعَثَ أبَا عَامِرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه عَلى جَيْشٍ إلى أوْطَاسٍ فَلَقِىَ دُرَيْدَ بْنَ الصَّمَّةِ فَقُتِلَ دُرَيْدٌ وَهَزَمَ اللّهُ أصْحَابَهُ. وَكُنْتُ مَعَ أبِي عَامِرٍ فَرُمِىَ فِى رُكْبَتِهِ بِسَهْمٍ. فَانْتَهَيْتُ إلَيْهِ فَقُلْتُ: يَا عَمِّ مَنْ رَمَاكَ؟ فَأشَارَ إلى شَخْصٍ فَقَصَدْتُ لَهُ فَلَحِقْتُهُ. فَلَمَّا رَآنِى وَلَّى: فَاتَّبَعْتُهُ. وَجَعَلْتُ أقُولُ: أَ تَسْتَحِى؟ أَ تَثْبُتُ؟ فَكَفَّ. فَاخْتَلَفْنَا ضَرْبَتَيْنِ بِالسَّيْفِ فَقَتَلْتُهُ. ثُمَّ قُلْتُ ‘بِي عَامِرٍ: قَتَلَ اللّهُ صَاحِبَكَ. قَالَ: فانْزِعْ هَذَا السَّهْمَ. فَنَزَعْتُهُ فَنَزَا مِنْهُ المَاء. فقَالَ: يا ابْنَ أخِى اقْرَإِ النَّبِىَّ # مِنِّى السََّمَ وَقُلْ لَهُ يَسْتَغْفِرُ لِى. وَاسْتَخْلَفَنِى أبُو عَامِرٍ عَلى النَّاسِ. فَمَكَثَ يَسِيراً ثُمَّ مَاتَ. فَلَمَّا رَجَعْتُ أخْبَرْتُ النّبِىَّ # فَدَعَا بِمَاءٍ فَتَوضّأ ثُمَّ رَفَعَ يَدَيْهِ، وَرَأيْتُ بَيَاضَ إبْطَيْهِ. ثُمَّ قَالَ: اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِعُبَيْدٍ أبِي عَامِرٍ. اللَّهُمَّ اجْعَلْهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَوْقَ كَثِيرٍ مِنْ خَلْقِكَ، أوْ مِنَ النَّاسِ. فَقُلْتُ: وَلِي فَاسْتَغْفِرْ. قَالَ: اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِعَبْدِاللّهِ بْنِ قَيْسٍ ذَنْبَهُ، وَأدْخِلْهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مَدْخًَ كَرِيماً. قَالَ أبُو بُرْدَةَ: إحْدَاهُمَا ‘بِي عَامِرٍ، وَا‘ُخْرَى ‘بِي مُوسى[. أخرجه الشيخان .
"Resulullah (aleyhissalatu vesselam) Huneyn Gazvesi'nden fariğ olunca, Ebu Âmir (radıyallahu anh)'ı bir askeri birliğin başında Evtas'a gönderdi. Ebu Âmir, orada Dureyd İbnu's-Sımme ile karşılaştı. Dureyd öldürüldü, Allah da adamlarını hezimete uğrattı. (O sırada) ben Ebu Amir ile beraberdim. Dizine bir ok atıldı. Yanına gelip: "Bu oku sana kim attı?" diye sordum. Bana bir şahsı işaret ederek (ok atanı) gösterdi. Ona yönelip yanına vardım. Beni görünce kaçtı. Ben de peşine düştüm." Utanmıyor musun, durmuyor musun?"diye peşinden bağırmaya başladım.Birden durdu. Karşılıklı olarak bir-iki kılıç salladık. Derken ben onu öldürdüm. Sonra gelip Ebu Amir'e: "Allah seninkinin canını aldı!" dedim. "Hele şu oku bir çek!" dedi. Ben oku çektim. (Okun yerinden) su çıktı. "Ey kardeşimin oğlu, dedi. Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'a benden selam söyle, benim için Allah'tan mağfiret deyiversin." Ebu Amir, birliğin komutanlığını bana devretti. Bir müddet durup sonra vefat etti. Dönünce, durumdan Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'a bilgi verdim. Bir miktar su getirtti, abdest alıp ellerini kaldırdı. Koltuk altlarının beyazlığını gördüm. Sonra şöyle dua etti: "Allahım, Ubeyd Ebu Âmir'e mağfiret buyur. Allahım, Kıyamet günü onu, onun derecesini kullarının -veya insanların- birçoğunun derecesinden üstün tut!" "(Ey Allah'ın Resulü) benim için de istiğfar ediver!" dedim. "Allahım, Abdullah İbnu Kays'ın günahını mağfiret et! Onu, kıyamet günü iyi bir yere koy!" dedi. Ebu Bürde der ki: "O iki duadan biri Ebu Âmir içindi, diğeri de Ebu Musa içindi." 

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/261-262. [Buhârî, Megâzî 55, Cihâd 69, Da'avat 49; Müslim, Fedailü's Sahâbe 165, (2498).]

Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: 

#8,120  وَعَنْ أنسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]اِتَّخَذَتْ أُمُّ سُلَيْمٍ خَنْجَراً أيَّامَ حُنَيْنٍ فَكَانَ مَعَهَا. فقَالَ لَهَا النَّبىُّ #: مَا هذَا يَا أُمَّ سُلَيْمٍ فقَالَتِ: اِتَّخَذْتُهُ إنْ دَنَا مِنِّى أَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ بَقَرْتُ بَطْنَهُ. فَجَعَلَ # يَضْحَكُ. فَقَالَتْ يَا رَسُولَ اللّهِ أقْتُلْ مَنْ يَعُدُّنَا مِنَ الطُّلَقَاءِ الَّذِىنَ انْهَزَمُوا بِكَ. فقَالَ رَسُولُ اللّهِ #: يَا أُمَّ سُلَيْمٍ إنَّ اللّهَ قَدْ كَفى وَأحْسَنَ[. أخرجه مُسلم وأبو داود .
"(Annem) Ümmü Süleym, Huneyn savaşı sırasında bir hançer temin etmişti, yanından ayırmıyordu. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) [hançeri görünce] sordu: "Ey Ümmü Süleym, şu da ne?" "Bunu, müşriklerden biri bana yaklaşacak olursa karnına saplamak için temin ettim!" dedi. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) bu söz üzerine gülmeye başladı. Ümmü Süleym: "Ey Allah'ın Resulü, sizinle olup da şu Tuleka'dan hezimete uğrayan bizim dışımızdakileri öldür!" dedi. Resulullah (aleyhissalatu vesselam): "Ey Ümmü Süleym, şurası muhakkakki Allah bize kafi geldi ve iyi yaptı" buyurdu."

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/257.  [Müslim Cihâd 134, (1809); Ebû Dâvud, Cihâd 147, (2718).]

Seleme İbnu'l-Ekva (radıyallahu anh) anlatıyor: 

#8,119 وَعَنْ سَلَمَةَ بْنِ ا‘كْوَعِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]أتَى النَّبِىَّ # عَيْنٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ وَهُوَ في سَفَرٍ فَجَلسَ عِنْدَ أصْحَابِهِ يَتَحَدَّثُ. ثُمَّ اِنْفَتَلَ. فقَال رَسُولُ اللّهِ #: اِطْلُبُوهُ فَاقْتُلُوهُ، فَقَتَلْتُهُ. فَنَفَّلَنِى رَسُولُ اللّهِ # سَلَبَهُ[. أخرجه الشيخان وأبو داود .
"Resulullah (aleyhissalatu vesselam) bir seferde iken yanına bir düşman gözcüsü uğradı. Ashabla konuşmaya oturdu. Sonra birden sıvıştı: Resulullah (aleyhissalatu vesselam): "Onu yakalayın ve öldürün!" emir buyurdu. Ben (yakalayıp) öldürdüm. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) seleb'ini bana verdi." 

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/256.  [Buhârî, Cihâd 173; Müslim, Cihâd, 45, (1754); Ebû Dâvud, Cihâd 110, (2654).]

Sehl İbnu Hanzaliyye (radıyallahu anh) anlatıyor: 

#8,118 وَعَنْ سَهْلِ بْنِ الْحَنْظَلِيَّةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]سِرْنَا مَعَ رَسولِ اللّهِ # يَوْمَ حُنَيْنِ. فَأطْنَبْنَا السَّيْرَ حَتّى كَانَتْ عَشِيَّةٌ. فَحَضَرَتْ صََةُ الظُّهْرِ وَجَاءَ فَارِسٌ. فقَالَ: يَا رَسُولَ اللّهِ! إنِّى اِنْطَلَقْتُ بَيْنَ أيْدِيكُمْ حَتّى طَلَعْتُ عَلى جَبَلِ كَذَا وَكذَا. فإذَا أنَا بِهَوَازِنَ عَنْ بَكْرَةِ أبِيهِمْ بِظُعُنِهِمْ وَنَعَمِهِمْ وَشَائِهِم، اِجْتَمِعُوا إلى حُنَيْنٍ. فَتَبَسَّمَ # وَقَالَ: تِلْكَ غَنِيمَةُ الْمُسْلِمِينَ غَداً إنْ شَاءَ اللّهُ. ثُمَّ قَالَ: مَنْ يَحْرُسُنَا اللَّيْلَةَ فقَالَ: أنَسُ بْنُ أبِي مَرْثَدٍ الْغَنَوِىُّ: أنَا يَا رَسُولَ اللّهِ. قَالَ: ارْكَبْ، فَرَكِبَ فَرَساً لَهُ وَجَاءَ إلى رَسُولِ اللّهِ #. فقَالَ لَهُ: اِسْتَقْبِلْ هذا الشِّعْبَ حَتّى تَكُونَ فِي أعَْهُ وَ نُغَرَّنَّ مِنْ قِبَلِكَ اللَّيْلَةَ. فَلَمَّا أصْبَحْنَا خَرَجَ # إلى مُصََّهُ. فَرَكَعَ رَكْعَتَيْنِ. ثُمَّ قَالَ: هَلْ أحْسَسْتُمْ فَارِسَكُمْ؟ قَالُوا: يَا رَسُولَ اللّهِ، مَا أحْسَسْنَا. فَثُوِّبَ بِالصََّةِ. فَجَعَلَ # يُصَلِّى وَهُوَ يَلْتَفِتُ إلى الشِّعْبِ، حَتّى إذَا قَضى صََتَهُ وَسَلَّم قَال: أبْشِرُوا فَقَدْ جَاءَ فَارِسُكُمْ. فَجَعَلْنَا نَنْظُرُ إلى خَِلِ الشَّجَرِ فِي الشِّعْبِ. فإذَا هُوَ قَدْ جَاءَ حَتّى وَقَفَ عَلى رسولِ اللّهِ # فقَالَ إنَّنِى انْطَلَقْتُ حَتّى كُنْتُ فِى أعَْ هذَا الشِّعْبِ، حَيْثُ أمَرَنِى رَسُولُ اللّهِ #. فَلَمَّا أصْبَحْتُ اطلَعْتُ الشِّعْبَيْنِ كِلَيْهِمَا فَنَظَرْتُ فَلَمْ أرَ أحَداً فقَالَ لَهُ رَسُولُ اللّهِ #: هَلْ نَزَلْتَ اللَّيْلَةَ؟ قَالَ: َ إَّ مُصَلِّياً أوْ قَاضِىَ حَاجَةٍ. فقَالَ لَهُ #: قَدْ أوْجَبْتَ فََ عَلَيْكَ أنْ َ تَعْمََلَ بَعْدَهَا[. أخرجه أبو داود . »جَاءَ الْقَوْمُ عَنْ بَكْرَةِ أبِيهِمْ« إذا لَمْ يَتَخَلَّفْ مِنْهُمْ أحَدٌ.و»ثَوَّبَ بِالصََّةِ« نَادَى إلَيْهَا وَأقَامَهَا.و»أوْجَبَ فَُنٌ« إذا فَعَلَ مَا يُوجِبُ لَهُ الْجَنَّةَ أوِ النَّارَ، وَالْمُرَادُ هُنَا الْجَنَّةُ .
"Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'la Huneyn günü beraber yürüdük. Öğle sonrası oluncaya kadar yürümeyi uzattık. Öğle namazı(nın vakti) girdi. Derken bir atlı geldi. "Ey Allah'ın Resulü! dedi. Ben sizin önünüzden ilerledim. Hatta falan falan dağa çıktım. Bir de ne göreyim! Havazin kabilesi toptan karşımda. Kadınları, develeri, davarları toptan Huneyn'de toplanmışlar" dedi. Aleyhissalatu vesselam tebessüm buyurdu ve: "İnşallah, yarın bunlar müslümanların ganimetidir!" dedi ve sordu: "Bu gece bizi kim bekleyecek?" Enes İbnu Ebi Mersed el-Ganevi atılıp: "Ben, ey Allah'ın Resulü!" dedi. Resulullah (aleyhissalatu vesselam): "Öyleyse bin!" buyurdular. Enes atına bindi ve Aleyhissalatu vesselam'ın yanına geldi. O zaman: "Şu geçide yönel, en yüksek yerine kadar çık. [Gece boyu atından inme.] Sakın senin cihetinden geceleyin aldatılmayalım!" tenbihinde bulundu. Sabah olunca Aleyhissalatu vesselam namazgahına geçti. İki rek'at namaz kıldı. Sonra: "Atlıdan bir haberiniz var mı?" diye sordu. "Bir haberimiz yok!" dediler. Namaza duruldu. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) namaz kılarken geçide doğru (bazan) göz atıyordu. Namazı kılıp selam verince: "Müjde, atlınız geldi!" buyurdu. Biz de geçidin ağaçları arasına baktık, gerçekten o idi. Geldi, Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'ın yanında durdu. (Selam verdi ve): "Ben dedi, gittim bu geçidin en yüksek yerine, Resulullah'ın emrettiği şekildevardım. Sabah olunca iki geçit daha tırmandım. Baktım, kimseyi görmedim!" dedi. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) ona: "Gece (attan) indin mi?"diye sordu: "Namaz veya kazayı hacet dışında inmedim!" dedi. Aleyhissalatu vesselam: "(Bu amelinle cenneti kendine) vacib kıldın. Bundan böyle ameli terketmenin sana bir günahı yok. (Bu amelin cennete girmen için kafidir)"

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/252-253 [Ebû Dâvud, Cihâd 17, (2501).]

Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: 

#8,117 عَنْ أبِي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # حِينَ أرَادَ حُنَيْناً: مَنْزِلُنَا غَداً إنْ شَاءَ اللّهُ بِخَيْفِ بَنِي كِنَانَةَ حَيْثُ تَقَاسَمُوا عَلى الْكُفْرِ[. أخرجه الشيخان.»الخَيْفُ« مَا انْحدر عن غليظ الجبل وارتفع عن مسيل الماء .
"Resulullah (aleyhissalatu vesselam) Huneyn Gazvesine çıkmayı arzu edince: "Yarınki konaklama yerimiz inşallah Beni Kinane Hayfı'dır. Onlar küfür üzerine orada yeminleşmişlerdi" buyurdu."

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/249. [Buhârî, Megâzî 48, Hacc 45, Fedâilu'l-Ashâb 39, Tevhid 31; Müslim, Hacc 345, (1314).]

Vehb (rahimehullah) anlatıyor:

#8,116 وَعَنْ وَهْبٍ قَالَ: ]سَألْتُ جَابِراً رَضِيَ اللّهُ عَنْه: هَلْ غَنِمُوا يَوْمَ الْفَتْحِ شَيْئاً؟ قَالَ: َ[. أخرجه أبو داود .
"Hz. Cabir (radıyallahu anh)' a sordum: "Mekke fethedildiği gün, herhangi bir şey ganimat kılındı mı?" "Hayır! cevabını verdi." 

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/233. [Ebû Dâvud, Harâc 25, (3023).]

Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor:

#8,115 وَعَنْ أبِي هُرَيْرَة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]لَمَّا فَتَحَ اللّهُ عَلى رَسُولِهِ # مَكَّةَ، قَامَ فِي النَّاسِ فَحَمِدَ اللّهَ وَأثْنى عَلَيْهِ، وَقَالَ: إنَّ اللّهَ تَعالى حَبَسَ عَنْ مَكَّةَ الْفِيلَ، وَسَلَّط عَلَيْهِمْ رَسُولَهُ وَالْمُؤْمِنِينَ، وَإنَّهَا لَمْ تَحِلَّ ‘حَدٍ قَبْلِى، وَإنَّهَا إنَّمَا حَلَّتْ لِي سَاعَةً مِنْ نَهَارٍ، وَإنَّهَا لَنْ تَحِلَّ ‘حَدٍ بَعْدِي. فََ يُنَفَّرُ صَيْدُهَا، وََ يُخْتَلى خََهَا، وََ يُقْطَعُ شَجَرُهَا، وََ تَحِلُّ لُقَطَتُهَا إَّ لِمُنْشِدٍ، وَمَنْ قُتِلَ لَهُ قَتِيلٌ فَهُوَ بِخَيْرٍ النَّظَرَيْنِ إمَّا أنْ يَعْقِلَ، وَإمَّا أنْ يُقَادَ أهْلُ الْقَتِيلِ. فَقَالَ الْعَبَّاسُ: إَّ ا“ذْخِرَ يَا رَسُولَ اللّهِ، فإنَّا نَجْعَلَهُ فى قُبُورِنَا وَبُيُوتِنَا. فقَالَ: إَّ ا“ذْخِرَ[. أخرجه الشيخان وأبو داود . »الْخََ« الْعُشْبُ.و»اخْتَِؤُهُ« قَطْعُهُ.وَقوله: »َ تَحِلُّ لُقَطَتُهَا إَّ لِمُنْشِدٍ« أى لِمُعَرَّفٍ لَهَا عَلى الدَّوَامِ .
"Allah Teala Hazretleri, Resul-i Ekrem (aleyhissalatu vesselam) Mekke'nin fethini nasib edince, halkın içinde kalkıp, Allah'a hamd ve sena ettikten sonra dedi ki: "Allahu Zülcelal Hazretleri, Mekke'yi filin girmesinden korumuştur. Mekke'lilere Resulünü ve mü'minleri musallat etti. Mekke(de savaşmak) benden önce hiç kimseye helal edilmedi. Bana da bir günün muayyen bir zamanında helal edildi. Benden sonra da kimseye helal edilmeyecek. Onun avı ürkütülmemeli, otu yolunmamalı, ağacı kesilmemeli. Buluntular da ancak sahibi aranmak kasdıyla alınabilir. Kimin bir yakını öldürülmüşse, o kimse iki husustan birinde muhayyerdir: Ya diyet alır, ya da ölünün ailesi kısas ister (katil öldürülür)." Abbas (radıyallahu anh): "Ey Allah'ın Resulü! İzhir otu bu yasaktan hariç olsun! Zira biz onu kabirlerimizde ve evlerimizde kullanıyoruz!" dedi. Aleyhissalatu vesselam da: "İzhir hariç! buyurdu."

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/233.  [Buhârî, İlim 39, Lukata 7, Diyât 8; Müslim, Hacc 447, (1355); Ebû Dâvud, Menâsik 90, (2017).]

İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor:

#8,114 وَعَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قَالَ: ]أقْبَلَ النَّبىُّ # يَوْمَ الْفَتْحِ مِنْ أعَْ مَكَّةَ عَلى رَاحِلَتِهِ، مُرْدِفاً أُسَامَةَ بْنَ زَيْدٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما. وَمَعَهُ بَِلٌ وَعُثْمَانُ بْنُ طَلْحَةَ مِنَ الْحَجَبَةِ حَتّى أنَاخَ بِالْمَسْجِدِ فَأمَرَهُ أنْ تَأتِىَ بِمِفْتَاحِ الْبَيْتِ. فَذَهَبَ عُثْمَانُ إلى أُمِّهِ فَأبَتْ أن تُعْطِيهِ الْمِفْتَاحَ. فقَالَ: وَاللّهِ لَتُعْطِينَّهُ أوْ لَيَخْرُجَنَّ هذَا السَّيْفُ مِنْ صُلْبِى. فَأعْطَتْهُ إيَّاهُ. فَجَاءَ بِهِ رَسُولَ اللّهِ #، فَدَخَلَ # وَمَعَهُ أُسَامَةُ وَبَِلٌ وَعُثْمَانُ، فَمَكَثَ فِيهِ نَهَاراً طويً ثُمَّ خَرَجَ فَاسْتَبَقَ النَّاسُ، فَكَانَ عَبْدُاللّهِ بْنُ عَُمَرَ أوَّلَ مَنْ دَخَلَ، فَوَجَدَ بًَِ وَرَاءَ الْبَابِ قَائِماً. فَسَألَهُ! أيْنَ صَلَّى النبىُّ #؟ فأشَارَ إلى الْمَكَانِ الَّذِى صَلّى فِيهِ. قَالَ عَبْدُ اللّهِ: فَنَسِيْتُ أنْ أسْألَهُ، كَمْ صَلّى من سَجْدَةٍ[. أخرجه البخاريّ.»الحَجَبَةُ« جَمع حاجبٍ، وَهُوَ سَادِنُ الْبَيْتِ.
"Resulullah (aleyhissalatu vesselam), Fetih günü Mekke'nin yukarı kısmından, devesinin üzerinde olarak ilerledi. Terkisinde de Üsame İbnu Zeyd (radıyallahu anhüma) vardı. Beraberinde Hz. Bilal ve (Ka'be'nin) haciblerinden olan Osman İbnu Talha da vardı. Mescid-i Haram'da devesini ıhtırdı. Osman'a Kabe'nin anahtarını getirmesini emretti. Osman annesine gitti. Ancak kadın anahtarı vermekten imtina etti. Osman: "Vallahi, ya anahtarı verirsin ya da şu kılıç belimden çıkacaktır!" dedi. Kadın anahtarı verdi. Osman Resulullah'a getirdi. Aleyhissalatu vesselam kapıyı açıp, Betyullah'a girdi. Onunla birlikte Hz. Üsame, Bilal ve Osman da girdiler. Gündüzleyin içnde uzun müddet kaldı,sonra çıktı. Halk (içeri girmede) yarış etti. Abdullah İbnu Ömer ilk giren kimseydi. Girince, Bilal (radıyallahu anh)'ı kapının arkasında ayakta duruyor buldu. "Resulullah (aleyhissalatu vesselam) nerede namaz kıldı?" diye sordu. Bilal, Aleyhissalatu vesselam'ın namaz kıldığı yeri işaret ederek gösterdi. Abdullah der ki: "Kaç rek'at kıldığını sormayı unuttum."

Bu bahisle ilgili geniş açıklama daha önce yapıldı (1408.hadis, 5.cilt, s. 513-521). [128] [Buhârî, Cihâd 127, Salât 30, 81, 96, Teheccüd 25, Hacc 51, 52, Megâzî 77, 48; Müslim, Hacc 389, (1329).]

Hz. Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor: 

#8,113 وَعَنْ جَابِرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]أمَرَ رَسُولُ اللّهِ # عُمَرَ بْنَ الْخَطّابِ زَمَنَ الْفَتْحِ وَهُوَ بِالْبَطْحَاءِ أنْ يَأتِىَ الْكَعْبَةَ فَيَمْحُو كُلَّ صُورَةٍ فِيَها. وَلَمْ يَدْخُلْهَا النّبىُّ # حَتّى مُحِيَتْ كُلُّ صُورَةٍ فِيهَا[. أخرجه أبو داود .
"Resulullah (aleyhissalatu vesselam), Fetih sırasında Ömer İbnu'l-Hattab'a, Batha'da iken Ka'be'ye gelip oradaki bütün suretleri ortadan kaldırmasını emretti. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) oradaki bütün suretler ortadan kaldırılmadıkça Ka'be'ye girmedi." 

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/231. [Ebû Dâvud, Libâs 48, (4156).]

İbnu Abbâs (radıyallahu anh) anlatıyor: 

#8,112  وَعَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قالَ: ]جَاءَ الْعَبَّاسُ بِأبى سُفْيَانَ بْنِ حَرْبٍ فَأسْلَمَ بِمَرِّ الظّهْرَانِ. فقَالَ الْعَبَّاسُ: يَا رسُولَ اللّهِ! إنَّ أبَا سُفْيَانَ رَجُلٌ يُحِبُّ الْفَخْرَ فَلَوْ جَعَلْتَ لَهُ شَيْئاً. قَالَ: نَعَمْ. مَنْ دَخَلَ دَارَ أبِي سُفْيَانَ فَهُوَ آمِنُ، وَمَنْ أغْلَقَ بَابَه فَهُو آمِنٌ، وَمَنْ ألْقى سَِحَهُ فَهُوَ آمِنٌ، وَمَنْ دَخَلَ الْمَسْجِدَ فَهُوَ آمِنٌ[. أخرجه أبُو داود .
"Abbas, Ebu Süfyan İbnu Harb'i getirmitşi, Merrü'z-Zahr'dan müslüman oldu. Abbas (radıyallahu anh) dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü, Ebu Süfyan, şereflenmeyi seven bir kimsedir. (Onun şerefleneceği) bir şey yapsanız!" "Doğru söyledin! (şehre girerken ilan edin): "Kim Ebu Süfyan'ın evine girerse emniyettedir, kim kapısını kapar (evinden dışarı çıkmazsa) emniyettedir, kim silahını atarsa o da emniyettedir. Kim Mescide (Ka'be'ye) girerse o da emniyettedir!"

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/228. [Ebû Dâvud, Harâc 25, (3021, 3022).]

Urve İbnu Zübeyr rahimehullah anlatıyor: "

#8,111 وَعَنْ عُرْوَةَ بْنِ الزُّبَيْرِ قَالَ: ]لَمَّا سَارَ رَسُولُ اللّهِ # عَامَ الْفَتْحِ بَلَغَ ذلِكَ قُرَيْشاً. فَخَرَجَ أبُو سُفْيَانَ بْنُ حَرْبٍ، وَحَكِيمُ بْنُ حِزَامٍ، وَبُدَيْلُ بْنُ وَرْقَاءَ يَلْتَمِسُونَ الْخَبَرَ. فَأقْبَلُوا يَسِيرُونَ حَتّى أتَوْا مَرَّ الظَّهْرَانِ. فإذَا هُمْ بِنِيرَانٍ كَأنَّهَا نِيرَانُ عَرَفَةَ. فَقَالَ أبُو سُفْيَانَ: مَا هذِهِ؟ لَكَأنَّهَا نِيرَانُ عَرَفَةَ؛ فقَالَ بُدَيْلُ بْنُ وَرْقَاءَ: نِيرَانُ بَنِى عَمْرٍو. فقَالَ أبُو سُفْيَانَ: بَنُو عَمْرٍو أقَلُّ مِنْ ذلِكَ. فَرَآهُمْ نَاسٌ مِنْ حَرَسِ رَسُولِ اللّهِ # فأدْرَكُوهُمْ فَأخَذُوهُمْ، فَأتَوْا بِهِمْ رَسُولَ اللّهِ # فأسْلَمَ أبُو سُفْيَانَ. فَلَمَّا سَارَ قَالَ لِلْعَبَّاسِ: اِحْبِسْ أبَا سُفْيَانَ عِنْدَ خَطْمِ الْجَبَلِ حَتّى يَنْظُرَ إلى الْمُسْلِمِينَ. فَحَبَسَهُ الْعَبَّاسُ فَجَعَلَتِ الْقَبَائِلُ تَمُرُّ مَعَ النَّبِىِّ # كَتِيبَةًً كَتِيبَةً عَلى أبِي سُفْيَانَ. فَمَرَّتْ كَتِيبَةٌ. فقَالَ: يَا عَبَّاسُ مَنْ هذِهِ؟ قَالَ: هذِهِ غِفَارٌ. فقَالَ: مَالِى وَلِغِفَارٍ. ثُمَّ مَرَّتْ جُهَيْنَةُ. فقَالَ: مِثْلَ ذلِكَ وَمَرَّتْ سُلَيْمٌ. فقَالَ: مِثْلَ ذلِكَ حَتّى أقْبَلَتْ كَتِيبَةٌ لَمْ يَرَ مِثْلَهَا. فقَالَ: يَا عَبَّاسُ مَنْ هذِهِ؟ قَالَ: هؤَُءِ ا‘نْصَارُ عَلَيْهِمْ سَعْدُ ابْنُ عُبَادَةَ مَعَهُ الرَّايَةُ. فقَالَ سَعْدٌ: يَا أبَا سُفْيَانَ الْيَوْمُ يَوْمُ الْمَلْحَمَةِ، الْيَوْمَ تُسْتَحَلُّ الْكَعْبَةُ. فقَالَ أبُو سُفْيَانَ: يَا عَبَّاسُ، حَبَّذَا يَوْمُ الذِّمَارِ. ثُمَّ جَاَءَتْ كَتِيبَةٌ وَهِىَ أقَلُّ الْكَتَائِبِ، فِيهِمْ رَسولُ اللّهِ # وَأصْحَابُهُ، وَرَايَةُ النَّبِىِّ # مَعَ الزُّبَيْرِ ابْنِ الْعَوَّامِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه فَلَمَّا مَرَّ رَسولُ اللّهِ # بَِأبِي سُفْيَانَ قَالَ: ألَمْ تَعْلَمْ مَا قَالَ سَعْدُ بْنُ عُبَادَةَ؟ قَالَ: مَا قَالَ؟ قَالَ: كَذَا وَكَذَا. فقَالَ كَذَبَ سَعْدُ بْنُ عُبَادَةَ، وَلَكِنْ هذَا يَوْمٌ يُعَظِّمُ اللّهُ فِيهِ الْكَعْبَةَ ويَوْمٌ تُكْسَى فِيهِ الْكَعْبَةُ، وَأمَرَ رَسُولُ اللّهِ # أنْ تُرْكَزَ رَايَتُهُ بِالْحَجُونِ، وَأمَرَ خَالِدَ بْنَ الْوَلِيدِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه أنْ يَدْخُلَ مِنْ أعْلى مَكَّةَ مِنْ كَدَى، وَدَخَلَ # مِنْ كَدَاءَ. فَقُتِلَ مِنْ خَيْلِ خَالِدٍ يَوْمَئِذٍ رَجَُنِ: حُبَيْشُ بْنُ ا‘شْعَرِ، وَكُرْزُ بْنُ جَابِرٍ الْفِهْرِىُّ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما[. أخرجه البخاري.»خَطْمُ الْجَبَلِ« بِالخاء المعجمة: أنفهُ النّادرُ منه، وحطم الخيل بالحاء المُهملة والخيل بمعجمة ثم مثفاة تحتانية هو الموضع المتضايق الذي تنحطم فيه الخيل ويحطم بعضها بعضاً. وذلك ليراها جميعها وتكنر في عينه.»والذِّمار« بكسر الذّال المعجمة: ما يلزمك حفظه مما يتعلق بك، والمراد هنا به الحرب ‘نّ ا“نسان يُقاتل على ما يلزمه حفظه.»وَالكَتيبةُ« واحدة الكتائب وهى العساكر المرتبة.و»الملحمة« الحرب والقتال الَّذى يخلص منه.»والحجون« أحد جبلى مكّة من جهة الغرب والشّمال .
"Resulullah (aleyhissalatu vesselam) Fetih senesinde (Mekke'ye müteveccihen) yürüyünce, bu haber Kureyş'e ulaştı. Ebu Süfyan İbnu Harb, Hakim İbnu Hizam, Büdeyl İbnu Verka haber toplamak üzere şehrin dışına çıktılar. Yürüyerek ilerleyip Merrü'z-Zehran nam mevkie kadar geldiler. Bir de ne görsünler; her tarafta ateşler yanıyor, tıpkı Arafat'ta hacıların yaktığı ateşler gibi. Ebu Süfyan şaşkın: "Bu da ne? Sanki Arafat'taki ateşler!" der. Budeyl İbnu Verka, "Beni Amr'ın ateşleri olmasın?" der. Ebu Süfyan: "Ama, Beni Amr'ın ateşi bundan az olmalı! der. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) devriyelerinden bazıları bunları görür, yaklaşır ve tevkif edip, Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'a getirirler. Ebu Süfyan müslüman olur. Yürüdükleri zaman Abbas (radıyallahu anh)'a: "Sen Ebu Süfyan'ı şu dağın burnunda durdur da müslümanları görsün! buyurur. Tenbih edildiği şekilde Hz. Abbas, Ebu Süfyan'ı (hakim bir noktada) durdurur. Kabileler, Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'la birlikte bölük bölük Ebu Süfyan'ın önünden geçmeye başlarlar. Bir bölük geçer, Ebu Süfyan sorar: "Ey Abbas bunlar kim?" "Bunlar Beni Gıfar!" der. Ebu Süfyan: "Bana ne Gıfar'dan!" der. Sonra Ceheyne kabilesi geçer. Ebu Süfyan aynı şekilde sorar, aldığı cevaba benzer mukabelede bulunur. Arkadan Süleym geçer. Ebu Süfyan aynı şekilde sorar, aldığı cevaba benzer mukabelede bulunur. Derken bir bölük gelir ki, bu öncekilerden çok farklıdır.Yine sorar: "Ey Abbas bunlar kim?" "Bunlar, der Abbas, Ensardır. Başlarında Sa'd İbnu Ubade, beraberlerinde de bayrak var!" Sa'd der ki: "Ey Ebu Süfyan, bugün savaş günüdür. Bugün Kabe'nin helal addolunacağı gündür!" Ebu Süfyan Abbas'a: "Ey Abbas! (Sen Mekkelisin) bugün muhafaza vazifeni yapacağın en iyi fırsat. Görelim seni (şehri yağmalatma)" der. Derken bir bölük daha geçer. Bu geçenlerin sayıca en küçüğü. Bunların içinde Resulullah (aleyhissalatu vesselam) ve (yakın) ashabı var. Resulullah'ın sancağı da Zübeyr İbnü'l-Avvam (radıyallahu anh)'ın elindedir. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) Ebu Süfyan'ın yanından geçerken, Ebu Süfyan: "Sa'd İbnul-Ubade'nin söylediğini biliyor musun?" der. Resulullah (aleyhissalatu vesselam): "Ne demişti?" diye sorar. Ebu Süfyan: "Şunu şunu söyledi" diyerek (yukarıda kaydedilen sözlerini) hatırlatır. Bunun üzerine Resulullah: "Sad ibnu Ubade yanıldı. Bilakis, bugün Allah'ın Ka'be'nin şanını yücelttiğibir gündür; bugün Ka'be'ye örtünün giydirildiği bir gündür!" dedi. Resulullah (aleyhissalatu vesselam), sancağının (Mekke'nin Batı ve Kuzey cihetinde yer alan iki dağdan biri olan) el-Hacun'a dikilmesini emretti. Halid İbnu Velid (radıyallahu anh)'a, şehre Mekke'nin üst kısmından, Keda'dan girmesini ferman buyurdu.[120] O gün Halid İbnu Velid'in süvarilerinden iki kişi öldürülür: Hubeyş İbnu'l-Eş'ar ve Kürz İbnu Cabir el-Fihri (radıyallahu anhüma)."  [120] Bu ifadeyi, İbnu Hacer, başka sahih rivayetlere muhalif bulur. O, rivayetlere göre, "Halid radıyallahu anh Mekke'nin aşağı kısmından, Resulullah yukarı kısmından şehre girmiştir. Muhacirlerin başında olan Zübeyr de yukarı kısmından, Keda'dan girmiştir..."

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/226-228. [Buhârî, Megazî, 48.]

İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: 

#8,110 وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما: ]أنَّ رَسُولَ اللّهِ # غَزَا غَزْوَةَ الْفَتْحِ فِي رَمَضَانَ[. أخرجه الشيخان.
"Resulullah (aleyhissalatu vesselam) Feth gazvesini Ramazan ayında yaptı."

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/225.  [Buhârî, Megâzî 47, Savm 34, Cihâd 106; Müslim, Sıyâm 88, (1113).]

Usame b. Zeyd (r.a.) diyor ki:

#8,109 بَعَثَنَا رَسُولُ اللَّهِ إِلَى الْحُرَقَةِ مِنْ جُهَيْنَةَ، قَالَ: فَصَبَّحْنَا الْقَوْمَ فَهَزَمْنَاهُمْ، قَالَ: وَلَحِقْتُ أَنَا وَرَجُلٌ مِنْ الْأَنْصَارِ رَجُلًا مِنْهُمْ، قَالَ: فَلَمَّا غَشِينَاهُ، قَالَ: لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، قَالَ: فَكَفَّ عَنْهُ الْأَنْصَارِيُّ، فَطَعَنْتُهُ بِرُمْحِي حَتَّى قَتَلْتُهُ، قَالَ: فَلَمَّا قَدِمْنَا، بَلَغَ ذَلِكَ النَّبِيَّ قَالَ: فَقَالَ لِي: يَا أُسَامَةُ، أَقَتَلْتَهُ بَعْدَ مَا قَالَ: لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ؟ قَالَ: قُلْتُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، إِنَّمَا كَانَ مُتَعَوِّذًا، قَالَ: أَقَتَلْتَهُ بَعْدَ مَا قَالَ: لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ؟ " قَالَ: فَمَا زَالَ يُكَرِّرُهَا عَلَيَّ، حَتَّى تَمَنَّيْتُ أَنِّي لَمْ أَكُنْ أَسْلَمْتُ قَبْلَ ذَلِكَ الْيَوْمِ
"Resulullah (aleyhissalatu vesselam) bizi Huruka'ya gönderdi. Sabah baskını yapıp hezimete uğrattık. Ben ve Ensar'dan biri, Hurukalı bir adama rastladık. Adama galebe çalmıştık, Lailaheillallah dedi. Adam bunu söyler söylemez Ensari savaşmayı bıraktı, ben devam ettim ve mızrağımı saplayıp öldürdüm. Medine'ye geldiğimiz zaman benim yaptığım, Resulullah'ın kulağına ulaşmış. (Beni çağırttı ve.) "Ey Usame! Sen, lailahe illallah dedikten sonra adam mı öldürdün?" diye sordu. Ben: "O bunu, canını kurtarmak için söyledi!" dedim. Resulullah (aleyhissalatu vesselam): "Sen onu Lailahe illallah dedikten sonra öldürdün mü?" dedi. Bu cümleyi o kadar çok peşpeşe tekrar etti ki, keşke bugünden daha önce müslüman olmasaydım (müslüman olarak böyle bir cinayeti işlememiş olurdum) diye temenni ettim. Müslim'in Cündeb'ten kaydettiği bir diğer rivayet şöyle: "Sen Lailahe illallah diyeni öldürdün mü? Kıyamet günü Lailahe illallah gelince ona nasıl hesap vereceksin?" Bunu ona çok tekrarladı."

Buhârî, Diyât: 2 Hn: 4269; Müslim, İman: 158 Hn: 99; Vahidi, Esbabı Nüzül Hn: 354; Beyhaki, Delailin Nübüvve Hn: 1668 ve diğerleri. Hadis merfu, sahih ver ravi sayısı açısından meşhurdur.

Avf İbnu Mâlik el-Eşca'î (radıyallahu anh) anlatıyor:

#8,108 وَعَنْ عَوْفِ بْنِ مَالِكٍ ا‘شْجَعِىِّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]خَرَجْتُ مَعَ زَيْدِ ابْنِ حَارِثَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه في غَزْوَةِ مُؤْتَةَ وَرَافَقَنِى مَدَدِىٌّ مِنَ الْيَمَنِ لَيْسَ مَعَهُ غَيْرُ سَيْفِهِ فَنَحَرَ رَجُلٌ مِنَ الْمُسْلِمِينَ جَزُوراً. فَسَألَهُ الْمَدَدِىُّ طَائِفَةً مِنْ جِلْدِهِ. فَأعْطَاهُ إيَّاهُ فَاتَّخَذَهُ كَهَيْئَةِ الدَّرَقَةِ وَمَضَيْنَا فَلَقِينَا جُمُوعَ الرُّومِ، وَفِيهِمْ رَجُلٌ عَلى فَرسٍ أصْفَرَ عَلَيْهِ سَرْجٌ مُذََهَّبٌ. فَجَعَلَ الرُّومىُّ يَفْرِى بِالْمُسْلِمِينَ فَقَعَدَ لَهُ الْمَدَدِىُّ خَلْفَ صَخْرَةٍ فَمَرَّ بِهِ الرُّومىُّ. فَعَرْقَبَ فَرَسَهُ بِسَيْفِهِ فَخَرَّ الرُّومىُّ فَعََهُ بِسَيْفِهِ فَقَتَلَهُ وَحَازَ فَرَسَهُ وَسَِحَهُ. فَلَمَّا فَتَحَ اللّهُ عَلى الْمُسْلِمِينَ بَعَثَ إلَيْهِ خَالِدُ بْنُ الْوَليدِ فَأخَذَ مِنْهُ بَعْضَ السَّلَبِ. قَالَ عَوْفٌ: فَأتَيْتُ خالِداً، فَقُلْتُ لَهُ: أمَا عَلِمَتَ أنْ رَسُولَ اللّهِ # قَضى بِالسَّلَبِ لِلْقَاتِلِ؟ قَالَ: بَلى. وَلكِنِّى اسْتَكْثَرْتُهُ لَهُ. فَقُلْتُ: لَتَرُدَّنَّهُ إلَيْهِ أوْ ‘عَرِّفَنَّكَهَا عِنْدَ رَسُولِ اللّهِ #. فَأبى أنْ يَرُدَّ عَلَيْهِ. قَالَ عَوْفٌ: فَلَمَّا اجْتَمَعْنَا عِنْدَ رَسُولِ اللّهِ # قَصَصْتُ عَلَيْهِ قِصَّةَ الْمَدَدِىِّ وَمَا فَعَلَ خَالِدٌ. فقَالَ رسولُ اللّه #: يَا خَالِدُ مَا حَمَلَكَ عَلى مَا صَنَعْتَ؟ قَال: اِسْتَكْثَرْتُهُ. فقَالَ: رُدَّ عَلَيْهِ الَّذِِى أخَذْتَ مِنْه. فَقُلْتُ: دُونَكَهَا يَا خَالِدُ، ألَمْ أوْفِ لَكَ. فَقَالَ رَسُولُ اللّهِ #: وَمَا ذَاكَ؟ قَالَ: فَأخْبَرْتُهُ. قَالَ: فَغَضِبَ # وَقَالَ: يَا خَالِدُ َ تَرُدَّ عَلَيْهِ، هَلْ أنْتُمْ تَارِكُونَ لِى أُمَرَائِى؟ لَكُمْ صِفْوَةُ أمْرِهِمْ وَعَلَيْهِمْ كَدَرُهُ[. أخرجه مسلم وأبو داود.»يَفْرِى بِالمُسْلِمِينَ« الفرىُ القَطْعُ، وَهوَ كِنَايَةٌ عن شِدّةٍ فَكنايتَهُ فيهم.وقولهُ »‘عْرِفَنَّكَهَا« أىْ ‘جَازِيَنَّكَ بها حتّى تعرف صنيعك هذا. وقوله »دُونكها« أى خذها كأنّه وفاءٌ له بما وعده.و»صِفْوَةُ الشَّىْءِ« بكَسر الصاد خالصَتهُ إذا اثبتّ الهاء كسرت الصاد وإذا حذفتها فتحتها، فقلت صفْو الشّىْءِ .
"Muta gazvesine Zeyd İbnu Harise (radıyallahu anh) ile birlikte çıktım. Bana Yemenli bir asker refakat etti ki, üzerinde sadece bir kılıncı vardı. Müslümanlardan biri bir deve kesti. Yemenli, ondan derinin bir parçasını istedi, o da verdi. Yemenli ondan kendine bir nevi kalkan yaptı. Yolumuza devam ederken bir Rum birliğiyle karşılaştık. Onlar arasında, üzerinde müzehheb (altın işlemeli) eğer taşıyan sarı bir at üzerinde bir adam vardı. Adamın silahı da müzehheb idi. Rumi adam müslümanlara şiddetle saldırmaya başladı. Yemenli asker de bir kayanın arkasında saklanarak onu takibe başladı. Derken rumi ona uğradı. Yemenli kılıncıyla atın ayaklarını kırdı ve Rumi yere düştü. Hemen kılıcıyla üzerine atılıp adamı öldürdü. At(ta olanları) ve silahı aldı. Allah Teala Hazretleri müslümanlara zafer müyesser edince, Halid İbnu'l-Velid adama birini göndererek selebden (öldürdüğü kimsenin eşyalarından el koyduğu şeylerden) bazısını ondan aldı. Avf der ki: "Ben Halid'e gelerek, kendisine: "Bilmiyor musun, Resulullah, selebin öldürene ait olduğuna hükmetmiştir!" dedim. "Elbette biliyorum. Fakat aldıkları gözüme çok geldi!" dedi. Ben: "Ya bunu adama geri verirsin, ya da durumu Aleyhissalatu vesselam'a söylerim!" dedim. Ama Halid, geri vermekten imtina etti." Avf der ki: "Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'ın yanında toplanınca, ben Yemenlinin ve Halid'in yaptığı şeyleri hikaye ediverdim. Resulullah (aleyhissalatu vesselam): "Ey Halid niye böyle yaptın?" diye sordu. Halid: "Bu gözüme çok göründü!" dedi. Aleyhissalatu vesselam: "Ondan ne aldı isen geri ver!" dedi. Ben: "Ey Halid! Al işte, ben sana (böyle yapman gerektiğini) söylemedim miydi?" dedim. Resulullah: "Bu da ne demek?" buyurdu. Ben de anlattım. Bunun üzerine Resulullah öfkelendi ve: "Ey Halid, ona geri verme! Siz benim komutanlarımı bana bırakır mısınız hiç! [Sizin ve komutanlarımın misali, deve veya koyun çobanı tutulup da onları güden, sulama vakti gelince havuza götüren çoban ve sürüsüne benzersiniz. Sürü gelir havuza girer, temiz suyu içer, çobana bulanığı kalır. Temizi size bulanığı komutanlarıma."

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/218-219. [Ebu Dâvud, Cihâd 148, (2719, 2720); Müslim, Cihâd 44, 45, (1753, 1754).]

Kays İbnu Ebî Hâzım (radıyallahu anh) anlatıyor: 

#8,107  وَعَنْ قَيْسِ بْنِ أبِي حَازِمٍ قَالَ: ]سَمِعْتُ خَالِداً يَقُولُ: لَقَدْ اِنْقَطَعَ فِي يَدِي يَوْمَ مُؤْتََةَ تِسْعَةُ أسْيَافٍ، فَمَا بَقِىَ في يَدى اَِّ صَفِيحَةٌ يَمَانِيَّةٌ[. أخرجه البخاري .
"Halid'in şöyle söylediğini işittim: "Muta günü elimde dokuz kılıç kırıldı. Elimde sadece Yemen'de mamul bir safiha (geniş demirli kılıç) kaldı."

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/217. [Buhârî, Megazî 44.]

İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: 

#8,106  عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قَالَ: ]أمَّرَ رَسُولُ اللّهِ # فِي غَزْوَةِ مُؤْتَةَ زَيْدَ بْنِ حَارِثَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه. فَقَالَ رَسُولُ اللّهِ #: إنْ قُتِلَ زَيْدٌ فَجَعْفَرٌ، وَإنْ قُتِلَ جَعْفَرٌ فَعَبْدُاللّهِ بْنُ رَوَاحَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهم. قَالَ عَبْدُاللّهِ: كُنْتُ فِيهِمْ فِى تِلْكَ الْغَزْوَةِ فَلْتَمَسْنَا جَعْفَرَ بْنَ أبِي طَالِبٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه فَوَجَدْنَاهُ فِي الْقَتْلَى وَوَجَدْنَا فِيمَا أقْبَلَ مِنْ جَسَدِهِ بِضْعاً وَتِسْعِينَ مَا بَيْنَ رَمْيَةِ وَطَعْنَةٍ؛ زَادَ فِي رِوَايَةٍ: لَيْسَ مِنْهَا شَىْءٌ فِى دُبُرِهِ[. أخرجه البخاري.
"Resulullah (aleyhissalatu vesselam) Muta gazvesinde Zeyd İbnu Harise (radıyallahu anhüma)'yı emir (komutan) tayin etti ve dedi ki: "Eğer Zeyd öldürülecek olursa, komutan Ca'fer'dir. Ca'fer öldürülecek olursa Abdullah İbnu Ravaha'dır" (radıyallahu anhüm). Abdullah der ki: "Bu gazvede aralarında ben de vardım. (Bir ara) Cafer İbnu Ebi Talib (radıyallahu anh)'ı aradık. Onu ölüler arasında bulduk. Öyleydi ki cesedinin ön cephesinde doksan küsür ok ve mızrak yarası saydık." Bir rivayette de şu ziyadeyi ilave etmiştir: "Arka tarafında hiç yara yoktu." 

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/216. [Buhârî, Meğâzî 44.]

Bera İbnu'l-Âzib (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: 

#8,105 عَنِ البَراءِ بْنِ عَازبٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قَالَ: ]اِعْتَمَرَ رَسُولُ اللّهِ # فِى ذى القعْدَةِ فأبِي أهْلُ مَكَّةَ أنْ يَدَعُوهُ يَدْخُلُ مَكَّةَ حَتّى قَاضَاهُمْ عَلى أنْ يَدْخُلَ مِنَ الْعَامِ الْمُقْبِلِ، يُقِيمُ فِيهَا ثَثاً َ يَدْخُلُ مَكَّةَ السَِّحُ إَّ السَّيْفَ فى الْقِرَابِ، وَأنْ َ يَخْرُجَ مِنْ أهْلِهَا بِأحَدٍ إنْ أرَادَ أنْ يَتْبَعَهُ، وَأنْ َ يَمْنَعَ أحداً مِنْ أصْحَابِهِ أرَادَ أنْ يُقِيمَ بِهَا. فلمَّا دَخَلَهَا وَمضى ا‘جَلُ، أتَوْا عَلِيّاً رَضِيَ اللّهُ عَنْه. فقَالُوا قُلْ لِصَاحِبِكَ اخْرُجْ عَنّاً، فقَدْ مَضى ا‘جَلُ. فَخَرَجَ # فَتَبِعَتْهُ ابْنَةُ حَمْزَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما: تَنَادى يَا عَمُّ يَا عَمُّ. فَتَنَاوَلَهَا عَلِيٌّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه فَأخَذَ بِيَدِهَا. فقَالَ لِفَاطِمَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْها: دُونَكِ بِنْتَ عَمِّكِ؟ فَحَمَلَتْهَا. فَاخْتَصَمَ فِيهَا عَلِىٌّ وَزَيْدٌ وَجَعْفَرٌ رَضِيَ اللّهُ عَنْهم. فَقَالَ عَلِىٌّ: هِى ابْنَةُ عَمِّي، وَقَالَ جَعْفَرٌ: هِىَ ابْنَةُ عَمِّي، وَخَالَتُهَا تَحْتِي، وَقَالَ زَيْدٌ: بِنْتُ أُخِي. فَقَضى بِهَا # لِخَالَتِهَا؛ وَقَالَ: اَلْخَالَةُ بِمَنْزِلَةِ ا‘ُمِّ؛ وَقَالَ لِعَلِيٍّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه: أنْتَ مِنِّي وَأنَا مِنْكَ، وقَالَ لِجَعْفَرٍ: أشْبَهْتَ خَلْقِي وَخُلُقِي. وَقَالَ لِزَيْدٍ: أنتَ أُخُونَا وَمَوْنَا[. أخرجهُ الشَّيْخَانِ.»قِرَابُ السَّيْفِ« قال ا‘زْهَرِي: هُوَ غَمْدُهُ .
"Resulullah (aleyhissalatu vesselam) Zülkade ayında umreye çıkmıştı. Mekkeliler Onun Mekke'ye girmesine izin vermediler. Resulullah, gelecek yıl girmek, orada üç gün kalmak, Mekke'ye silahlar torbalarda olarak girmek, ailelerinden peşine düşmek isteyen çıksa bile kimseyi almamak, Ashabından Mekke'de kalmak isteyen çıkarsa kimseye mani olmamak şartları üzerine anlaşmıştı. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) (Mekke'ye umre için) girip, müddet de dolunca, Mekkeliler Hz. Ali'ye gelip: "Arkadaşına söyle! bizi terketsin, müddet doldu!" dediler. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) çıktı, ancak Hamza'nın kızı (radıyallahu anhüma) peşine takıldı: "Ey amcam, ey amcam!" diye bağırıyordu. Hz. Ali (radıyallahu anh) onu alıp elinden tuttu. Hz. Fatıma (radıyallahu anha)'ya: "Amcanın kızını yanına al!" dedi. [Medine'ye gelince] kızı (yanına alma) hususunda Hz. Ali, Zeyd ve Cafer (radıyallahu anh) ihtilafa düştüler. Hz. Ali: "O benim amcamın kızıdır! (Ben ehakkım)" diyordu. Ca'fer (radıyallahu anh): "O hem amcamın kızı, hem de teyzesi nikahım altında!" diyordu. Zeyd de: "Kardeşimin kızıdır!"(21) diyordu. Resulullah (aleyhissalatu vesselam), kızın, teyzesinin yanında kalmasına hükmetti ve: "Teyze anne makamındadır!" buyurdu. Hz. Ali (radıyallahu anh)'a yönelerek: "Sen bendensin, ben de senden!" buyurdu. Cafer (radıyallahu anh)'a: "Yaratılışın ve huyun bana benzer" diyerek iltifat etti. Zeyd (radıyallahu anh)'a da: "Sen bizim hem kardeşimiz, hem de mevlamız (azadlımız)sın!" buyurdu."

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/214-215. [Buhârî, Meğâzî 43, Umre 3, Cezâu's-Sayd 17, Sulh 6, Cizye 19; Müslim, Cihâd 90, (1783).]

Amr İbnu Dînar rahimehullah anlatıyor: 

#8,104   ـ4269 ـ4ـ وَعَنْ عَمْرُو بْنِ دِينَارٍ قَالَ: سَمِعْتُ جَابِرَ بْنِ عَبْدِاللّهِ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما يَقُولُ: ]قَالَ لَنَا رَسُولُ اللّهِ # يَوْمَ الْحُدَيْبِيَةِ. أنْتُمُ الْيَوْمَ خَيْرُ أهْلِ ا‘رْضِ، وَكُنَّا ألْفاً وَأرْبَعَمِائَةٍ وَلَوْ كُنْتُ أبْصُرُ الْيَوْمَ ‘رَيْتُكُمْ مَكَانَ الشَّجَرَةِ[. أخرجه الشيخان . تَقَدَّمَ ذِكْرُهَا فِي حَديثِ ابْنِ ا‘كْوَعِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه فِى غَزْوَةِ الْحُدَيْبِيَةِ، وَكَذَا تَقَدَّمَ ذِكْرُ خَيْبَر .
"Hz. Cabir İbnu Abdillah (radıyallahu anhüma)'yı dinledim, diyordu ki: "Resulullah (aleyhissalatu vesselam) Hudeybiye günü bize şöyle söyledi: "Bugün siz arz ehlinin en hayırlı olanlarısınız. O gün biz bindörtyüz kişi idik. Bugün görebilseydim, size (Altında biat yapılan) ağacın yerini gösterirdim." 

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/198. [Buhârî, Megazî 35, Menâkıb 25, Tefsir, Feth 5, Eşribe 31; Müslim, İmâret 71, (1856).]

Seleme İbnu'l-Ekva' (radıyallahu anh) anlatıyor: 

#8,103  وعن سلمة بن ا‘كوع رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَدِمْنَا الحُدَيْبِيَةَ مَعَ رَسُولِ اللّهِ # وَنَحْنُ أرْبَعَ عَشْرَةَ مِائَةً وَعَلَيْهَا خَمْسُونَ شاةً َ تُرْوِيها. قَالَ: فَقَعَدَ رَسولُ اللّهِ # على جَبا الرَّكِيَّةِ. فأمَّا دَعَا وإمَّا بَصَقَ فِيهَا فَجَاشَتْ. فَسَقَيْنَا واسْتَقَيْنَا. قَالَ: ثُمَّ إنَّ رَسُولَ اللّهِ # دَعَانَا لِلْبَيْعَةِ فِى أصْلِ الشَّجَرَةِ. قَالَ: فَبَايَعْتُهُ فِى أوَّلِ النَّاسِ ثُمَّ بايَعَ وَبَايَعَ حَتّى إذَا كَانَ فى وَسَطِ النَّاسِ قَالَ: بَايعْ يَا سَلَمَةُ. قُلْتُ: قَدْ بَايَعْتُكَ يَا رَسُولَ اللّهِ فِى أوَّلِ النَّاسِ. قَالَ: وَأيْضاً، وَرَآنِى رَسُولُ اللّهِ # عَزًِ يَعْنِى لَيْسَ مَعَهُ سَِحٌ فَأعْطَانِى رَسُولُ اللّهِ # حَجَفَةً أوْ دَرَقَةً، ثُمَّ بَايَعَ حَتّى إذَا كَانَ فِى آخِرِ النَّاسِ قَالَ: أَ تُبَايِعُنِى يَا سَلَمَةُ؟ قَالَ قُلْتُ: قَدْ بَايَعْتُكَ يَا رَسُولَ اللّهِ في أوَّلِ النَّاسِ وَفى أوْسَطِ النَّاسِ. قَالَ: وَأيْضاً فَبَايَعْتُهُ الثَّالِثَةَ. ثُمَّ قَالَ لِي: يَا سَلَمَةُ أيْنَ حَجَفَتُكَ أوْ دَرَقَتُكَ الَّتِى أعْطَيْتُكَ؟ قُلْتُ: يَا رَسُولَ اللّهِ، لَقىَنِى عَمِّى عَامِرٌ عَزًِ فَأعْطَيْتُهُ إيَّاهَا. فَضَحِكَ رَسولُ اللّهِ # وَقَالَ: إنَّكَ كَالَّذِى قَالَ ا‘وَّلُ: اللَّهُمَّ ابْغِِنِى حَبِيباً هُوَ أحَبُّ إليَّ مِنْ نَفْسِي. ثُمَّ إنَّ المُشْرِكِِينَ رَاسَلُونَا الصُّلْحَ حَتّى مَشى بَعْضُنَا في بَعْضٍ وَاصْطَلَحْنَا. قَالَ: وَكُنْتُ تَبِيعاً لِطَلْحَةَ بْنِ عُبَيْدِاللّهِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه، أسْقِي فَرَسَهُ وَأحُسُّهُ وَأخْدُمُهُ وَآكُلُ مِنْ طَعَامِهِ، وَتَرَكْتُ أهْلِي وَمَالِِي مُهَاجِراً إلى اللّهِ وَرَسُولِهِ # قَالَ: فَلمَّا اصْطَلَحْنَا نَحْنُ وَأهْلُ مَكَّةَ، وَاخْتَلَطَ بَعْضُنَا بِبَعْضٍ، أتَيْتُ شَجَرَةً فَكَسَحْتُ شَوْكَهَا فَاضْطَجَعْتُ فِى أصْلِهَا. قَالَ: فَأتَانِي أرْبَعَةٌ مِنَ المُشْرِكِينَ مِنْ أهْلِ مَكَّةَ. فَجَعَلُوا يَقَعُونَ فِى رَسُولِ اللّهِ # فَأبَغَضْتُهُمْ. فَتَحَوَّلْتُ إلى شَجَرَةٍ أُخْرى، وَعَلَّقُوا سَِحَهُمْ وَاضْطَجَعُوا. فَبَيْنَمَا هُمْ كَذلِكَ إذْ نَادَى مُنَادٍ مِنْ أسْفَلِ الْوَادِى: يَا لَلْمُهَاجِرِينَ؟ قُتِلَ ابْنُ زُنَيْمٍ. فَاخْتَرَطْتُ سَيْفِى ثُمَّ شَدَدْتُ عَلى أُولِئِكَ ا‘رْبَعَةِ وَهُمْ رُقُودٌ. فأخَذْتُ سَِحَهُمْ فَجََعَلْتُهُ ضِغْثاً فِى يَدِى: ثُمَّ قُلْتُ: وَالَّذِى كَرَّمَ وَجْه مُحَمَّدٍ # َ يَرْفَعُ أَحدٌ مِنْكُمْ رَأسَهُ إَّ ضَرَبْتُ الَّذِى فِىهِ عَيْنَاهُ. قَالَ: فَجِئْتُ بِهِمْ أُسُوقُهُمْ إلى رسُولِ اللّهِ #، وَجَاءَ عَمِّي عَامِرٌ رَضِيَ اللّهُ عَنْه بِرَجُلٍ مِنَ الْعَبََتِ يُقَالُ لَهُ مِكْرَزٌ يَقُودُهُ إلى رسُولِ اللّهِ # عَلى فَرَسٍ مُجَفّفٍ في سَبْعِينَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ. فَنَظَرَ إلَيْهِمْ. فَقَالَ: دَعُوهُمْ يَكُنْ لَهُمْ بَدْءُ الْفُجُورِ وَثَنَاهُ، فَعَفَا عَنْهُمْ. فَأنْزَلَ اللّهُ عَزَّ وَجَلَّ: وَهُوَ الَّذِى كَفَّ أيْدِيَهُمْ عَنْكُمْ وَأيْدِيكُمْ عَنْهُمْ بِبَطْنِ مَكَّةَ مِنْ بَعْدِ أنْ أظْفَرَكُمْ عَلَيْهِمْ اŒيةَ كُلَّهَا. قَالَ: ثُمَّ خَرَجْنَا رَاجِعِينَ إلى الْمَدِينَةِ فَنَزَلْنَا مَنْزًِ بَيْنَنَا وَبَيْنَ بَنِى لِحِْيَانَ جَبَلٌ: وَهَمَّ الْمُشْرِكُونَ فَاسْتَغْفَرَ # لِمَنْ رَقِىَ هذَا الْجَبَلَ اللَّيْلَةَ. كَأنَّهُ طَلِيعَةٌ لِلنَّبىِّ #. قَالَ سَلَمَةُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه: فَرَقِيتُ تِلْكَ اللَّيْلَةَ مَرَّتَيْنِ أوْ ثَثاً. ثُمَّ قَدِمْنَا الْمَدِينَةَ فَبَعَثَ # بِظَهْرِهِ مَعَ رَبَاحٍ غَُمَ رَسُولِ اللّهِ # وَأنَا مَعَهُ، وَخَرَجْتُ مَعَهُ بِفَرَسِ طَلْحَةَ ابْنِ عُبَيْدِاللّهِ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ أُنَدِّيهِ مَعَ الظَّهْرِ فَلَمَّا أصْبَحْنَا إذَا عَبْدُ الرَّحْمنِ الْفَزَارِىُّ قَدْ أغَارَ عَلى ظهْرِ النَّبِىِّ # فَاسْتَاقَهُ أجْمَعَ وَقَتَلَ رَاعِيَهُ. فَقُلْتُ: يَا رَبَاحُ خُذْ هَذَا الْفَرَسَ فَأبْلِغْهُ طَلْحَةَ بنَ عُبَيْدِاللّهِ وَأخْبِرْ رَسُولَ اللّهِ # أنَّ الْمُشْرِكِينَ قَدْ أغَارُوا عَلى سَرْحِهِ. ثُمَّ قُمْتُ عَلى أكَمَةٍ فَاسْتَقْبَلْتُ الْمَدِينَةَ. فَنَادَيْتُ ثَثاً، يَا صَبَاحَاه. ثُمَّ خَرَجْتُ فِى أثَرِ الْقَوْمِ أرْمِيهِمْ بِالنَّبْلِ وَأرْتَجِزُ أقُولُ:أنَا ابْنُ ا‘كْوَعِ وَالْيَوْمُ يَوْمُ الرُّضَّعِفَألْحَق رَجًُ مِنْهُمْ فأصُكُّ سَهْماً فيِ رَحْلِهِ حَتّى خَلَصَ نَصْلُ السَّهْمِ إلى كَتِفِهِ. فَقُلْتُ: خُذْهَا،وَأنَا ابْنُ ا‘كْوَعِ وَالْيَوْمُ يَوْمُ الرُّضَّعِفَوَاللّهِ مَا زِلْتُ أرْمِيهِمْ وَأعْقِرُ بِهِمْ فَإذَا رَجَعَ إليَّ فَارِسٌ أتَيْتُ شَجَرََةً فَجَلَسْتُ فِى أصْلِهَا. ثُمَّ رَمَيْتُهُ حتّى إذَا تَضَايَقَ الْجَبَلُ فَدَخَلُوا فى تَضَايُقِهِ عَلَوْتُ الجَبَلَ فَجَعَلْتُ أرْمِيهِمْ بِالْحِجَارَةِ. فَمَا زِلْتُ كذلِكَ أتْبَعُهُمْ حَتّى مَا خَلَقَ اللّهُ مِنْ بَعِيرٍ مِنْ ظَهْرِ رَسُولِ اللّهِ # إَّ خَلَّفْتُهُ وَرَاءَ ظَهْرِى وَخَلَّوْا بَيْنِى وَبَيْنَهُ ثُمَّ اتَّبَعْتُهُمْ أرْمِهِمْ حَتّى ألْقَوْا أكْثَرَ مِنْ ثَثِينَ بُرْدَةً وَثَثِينَ رُمْحاً يَسْتَخِفُّونَ، وََ يَطْرَحُونَ شَيْئاً إَّ جَعَلْتُ عَلَيْهِ آراماً مِنَ الْحِجَارَةِ لِيَعْرفَهَا رسولُ اللّهِ # وَأصْحَابُهُ حَتّى أتَوْا مُتَضَايِقاً مِنْ ثَنِيَّةٍ. فَإذَاهُمْ قَدْ أتَاهُمْ فَُنُ بنُ بَدْرٍ الْفَزَارِىُّ فَجَلَسُوا يَتَضَحَّوْنَ يَعْنِى يَتَغَدَّوْنَ وَجَلَسْتُ عَلى رَأسِ قَرْنٍ. قَالَ الْفَزَارِىُّ: مَا هَذَا الَّذِى أرَى؟ فَقَالُوا لَهُ: لَقِىنَا مِنْ هَذَا الْبَرْحِ، وَاللّهِ مَا فَرَقْنَا مُنْذُ غَلسٍ يَرْمِينَا حَتّى انْتَزَعَ كُلَّ شَىْءٍ فِى أيْدِينَا. قَالَ: فَلْيَقُمْ إلَيْهِ نَفَرٌ مِنْكُمْ أرْبَعَةٌ. قَالَ: فَصَعِدَ إلَيَّ مِنْهُمْ أرْبَعَةٌ فِى الْجَبَلِ فَلَمَّا أمْكَنُونِى مِنَ الْكََمِ، قُلْتُ لَهُمْ: تَعْرِفُونَنِى؟ قَالُوا: َ. وَمَنْ أنْتَ. قُلْتُ: أنَا سَلَمَةُ بْنُ ا‘كْوَعِ، وَالَّذِى كَرَّمَ وَجْهَ مُحَمَّدٍ # َ أطْلُبُ رَجًُ مِنْكُمْ إَّ أدْرَكْتُهُ، وََ يَطْلُبُنِى رَجُلٌ مِنْكُمْ فَيُدْرِكَنِى. قَالَ أَحَدُهُمْ: أنَا أظُنُّ. قَالَ: فَرَجَعُوا فَمَا بَرِحتُ مكَانِى حَتّى رَأيْتُ فَوَارِسَ رَسُولِ اللّهِ # يَتَخَلَّلُونَ الشَّجَرَ. فإذَا أوَّلُهُمْ اَخْرَمُ ا‘سَدِىُّ عَلى أثرِهِ أبُو مِقْدَادُ ا‘نْصَارِىُّ، وَعلى اَثَرِهِ المِقْدَادُ بْنُ ا‘سْوَدِ رَضِيَ اللّهُ عَنْهم. فَأخَذْتُ بِعِنَانِ ا‘خْرَامِ قَالَ: فَوَلَّوا مُدْبِرِينَ. فَقُلْتُ: يَا أخْرَمُ اَحْذَرْهُمْ َ يَقْتَطِعُوكَ، حَتّى تَلْحَقَ رَسُولَ اللّهِ # وَأصْحَابَهُ. فقَالَ: يَا سَلَمَةُ إنْ كُنْتَ تُؤْمِنُ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ اŒخِرِ، وَتَعْلَمُ أنَّ الْجَنَّةَ حَقٌّ وَالنَّارَ حَقٌّ فََ تَحُلْ بَيْنِى وَبَيْنَ الشَّهَادَةِ. قَالَ: فَخَلَّيْتُهُ فَالْتَقى هُوَ وَعَبْدُالرَّحْمنِ فَعَقَرَ بعَبْدِالرَّحْمنِ فَرَسَهُ وَطَعَنَهُ عَبْدُالرَّحْمنِ فَقَتَلَهُ، وَتَحَوَّلَ عَلى فَرَسِهِ وَلَحِقَ أبُو قَتَادَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه فَارِسُ رَسُولِ اللّهِ # بِعَبْدِ الرَّحْمنِ فَطَعَنَهُ فَقَتَلَهُ. فَوَالَّذِى كَرَّمَ وَجْهَ مُحَمَّدٍ لَتَبِعْتُهُمْ أعْدُو عَلى رِجْلىَّ مَا أرَى وَرَائِى مِنْ أصْحَابِ رسولِ اللّهِ # وََ غُبَارَهُمْ شَيْئاً. حَتّى عَدَلُوا قَبْلَ غُرُوبِ الشَّمْسِ إلى شِعْبٍ فِيهِ مَاءٌ يُقَالُ لَهُ ذُو قَرَدٍ لِيَشْرَبُوا مِنْهُ وَهُمْ عِطَاشٌ. فَنَظَرُوا إلىَّ أعْدُو وَرَاءَهُمْ فَحَلَّيْتُهُمْ عَنْهُ فَما ذَاقُوا مِنْهُ قَطْرَةً. فَخَرَجُوا يَشْتَدُّونَ فِى ثَنِيَّةٍ. قَالَ: فَأعْدُو فَألْحَقُ رَجًُ مِنْهُمْ فَأصُكُّهُ بِسَهْمٍ فِى نِغْضِ كَتِفِهِ. فَقُلْتُ: خُذْهَا، وَأنَا ابْنُ ا‘كْوَعِ وَالْيَوْمُ يَوْمُ الرُّضَّعِ. فَقَالَ: يَاثَكِلَتْهُ أُمُّهُ أكْوَعُهُ بُكْرَةً. قُلْتُ: نَعَمْ يَا عَدُوَّ نَفْسِهِ. أكْوَعُكَ بُكْرَةً، وَأرْدَوْا فَرَسَيْنِ عَلى الثَّنِيَّةِ فَجِئْتُ بِهِمَا أسُوقُهُمَا إلى رَسُولِ اللّهِ #. قَالَ: وَلَحِقَنِى عَمِّى عَامِرُ بْنُ ا‘كْوَعِ بِسَطِيحَةٍ فِيهَا مَذْقَةٌ مِنْ لَبَنٍ وَسَطِيحَةٍ فِيهَا مَاءٌ. فَتَوَضَأْتُ وَشَرِبْتُ. ثُمَّ أتَيْتُ رَسُولَ اللّهِ # وَهُوَ عَلى الْمَاءِ الَّذِى حَلَّيْتُهُمْ عَنْهُ فإذَا رَسُولُ اللّهِ # قَدْ َأَخَذَ تِلْكَ ا“بِلَ وَكُلَّ شَىْءٍ اِسْتَنْقَذْتُهُ مِنَ الْمُشْرِكِينَ وَكُلَّ رُمْحٍ وَبُرْدَةٍ. وَإذَا بَِلٌ رَضِيَ اللّهُ عَنْه نَحَرَ نَاقَةً مِنْ تِلْكَ ا“بِلِ الَّتِى اسْتَنْقَذَتْ. فَإذَا هُوَ يَشْوِى لِرَسُولِ اللّهِ # مِنْ كَبِدِهَا وَسَنَامِهَا. قَالَ: فَقُلْتُ يَا رسُولَ اللّهِ خَلِّنِى فَأنْتَخِبَ مِنَ الْقَوْمِ مِائَةَ رَجُلٍ فَأتْبَعُ الْقَوْمَ، فََ يَبْقى مِنْهُمْ مُخْبِرٌ إَّ قَتَلْتُهُ فَضَحِكَ رَسولُ اللّهِ # حَتّى بَدَتْ نَوَاجِذُهُ فِى ضَوْءِ النَّهَارِ. وَقَالَ: يَا سَلَمَةُ أتُرَاكَ كُنْتَ فَاعًِ. قُلْتُ: نَعَمْ، وَالَّذِى أكْرَمَكَ. قَالَ: إنَّهُمُ اŒنَ لَيُقْرَوْنَ فِى أرْضِ غَطَفَانَ. فَجَاءَ رَجُلٌ مِنْ غَطَفَانَ فَقَالَ: نَحَرَ لَهُمْ فُنٌ جَزُوراً. فَلَمَّا كَشَفُوا جِلْدَهَا رَأوْا غُبَاراً. فَقَالُوا: أتَاكُمُ الْقَوْمُ فَخَرَجُوا هَارِبِينَ. قَالَ: فَلَمَّا أصْبَحْنَا قَالَ رسُولُ اللّهِ # كَانَ خَيْرُ فُرْسَانِنَا الْيَوْمَ أبُو قَتَادَةَ. وَخَيْرُ رَجَّالَتِنَا سَلَمَةُ. ثُمَّ أعْطَانى رَسُولُ اللّهِ # سَهْمَيْنِ سَهْمَ الْفَارِسِ، وَسَهْمُ الرَّاجِلِ، جَمَعَهُمَا لِي جَمِيعاً. ثُمَّ أرْدَفَنِي رَسُولُ اللّهِ # وَرَاءَهُ عَلى الْعَضْبَاءِ رَاجِعِينَ إلى الْمَدِينَةِ. قَالَ: فَبَيْنَمَا نَحْنُ نَسِيرُ وَكَانَ رَجُلٌ مِنَ ا‘نْصَارِ َ يُسْبَقُ شَدّاً. فَجَعَلَ يَقُولُ: أَ مُسَابِقٌ إلى الْمَدِينَةِ! هَلْ مِنْ مُسَابقٍ؟ فَجَعَلَ يُعِدُ ذلِكَ. فَلَمَّا سَمِعْتُ كََمَهُ قُلْتُ: أمَا تُكْرِهُ كَرِيماً وََ تَهَابُ شَرِيفاً؟ قَالَ: َ إَّ أنْ يَكُونَ رسولَ اللّهِ #. قَالَ: فَقُلْتُ يَا رسُولَ اللّهِ: بِأبِي أنْتَ وَأُمِّى، ذَرْنِى فَ‘ُسَابِقِ الرَّجُلَ. قَالَ: إنْ شِئْتَ. قَالَ: فَقُلْتُ أذْهَبُ إلَيْكَ، فَثَنَيْتُ رِجْلَيَّ فَظَفَرْتُ فَعَدَوْتُ فَرَبَطْتُ عَلَيْهِ شَرَفاً أوْ شَرَفَيْنِ أسْتَبْقِى نَفَسِى. ثُمَّ عَدَوْتُ فِى أثَرِهِ فَرَبَطْتُ عَلَيْهِ شَرفاً أوْ شَرَفَيْنِ. ثُمَّ إنِّى رَفَعْتُ حَتّى ألْحَقَهُ فَأصُكُّهُ بَيْنَ كَتِفَيْهِ. قَالَ: فَقُلْتُ قَدْ سُبِقْتُ واللّهِ. قَالَ: أنَا أظُنَّ. فَسَبَقْتُهُ إلى المَدِينَةِ فَواللّهِ مَا لَبِثْنَا إَّ ثَثَ لَيَالٍ حَتّى خَرَجْنَا إلى خَيْبَرَ مَعَ رَسُولِ اللّهِ # فَجَعَلَ عَمِّى عَامِرُ ا‘كْوَعِ يَرْتَجِزُ بِالْقَوْمِ وَيَقُولُ:وَاللّهِ لَوَْ اللّهُ مَا اهْتَدَيْنَا وََ تَصَدَّقْنَا وََ صَلَّيْنَاوَنَحْنُ عَنْ فَضْلِكَ مَا اسْتغَنَيْنَا فَثَبِّتِ ا‘قْدَامَ إنْ َ قَيْنَا وَأنْزِلَنْ سَكِينَةً عََلَيْنَافقَالَ #: مَنْ هذَا السَّابِقُ؟ قَالَ: أنَا عَامِرُ بْنُ ا‘كْوَعِ. قَالَ: غُفِرَ لَكَ يَا عَامِرُ، وَمَا اسْتَغْفَرَ رَسُولُ اللّهِ # لِرَجُلٍ يَخُصُّهُ إَّ اسْتُشْهِدَ. قَالَ: فَنَادَى عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه؛  وَهُوَ عَلى جَمَلٍ لَهُ: يَا رَسُولَ اللّهِ لَوَْ أمْتَعْتَنَا بِعَامِرٍ؟ فَلَمَّا قَدِمَ خَيْبَرُ خَرَجَ مَلِكُهُمْ مَرْحَبٌ يَخْطِرُ بِسَيْفِهِ يَقُولُ:قَدْ عَلمتْ خَيْبَرُ أنِّى مَرْحَبُشَاكِى السَِّحِ بَطَلٌ مُجَرَّبُ إذَا الْحُرُوبُ أقْبَلَتْ تَلَهَّبُفَتَقَدَّمَ إلَيْهِ عَمِّى عَامِرٌ رَضِيَ اللّهُ عَنْه، فَقَالَ:قَدْ عَلِمَتْ خَيْبَرُ أنِّى عَامِرُ شَاكِى السََّحِ بَطَلٌ مُغَامِرُفَاختَلَقَا ضَرْبَتَيْنِ فَوَقَعَ سَيْفُ مَرْحَبٍ فِى تُرْسِ عَمِّى عَامِرٍ وَذَهَبَ عَامِرٌ يَسْفُلُ لَهُ فَرََجَعَ سَيْفُهُ عَلى نَفْسِهِ فَقَطَعَ أكْحَلَهُ. فَكَانَتْ فِيهَا نَفْسُهُ. قَالَ سَلَمَةٌ رَضِيَ اللّهُ عَنْه: فَخَرَجْتُ فَإذَا نَفَرٌ مِنْ أصْحَابِ رَسُولِ اللّهِ # يَقُولُونَ: بَطَلَ عَمَلُ عَامِرٍ، قَتَلَ نَفْسَهُ. قَالَ: فَأتَيْتُ رَسُولَ اللّهِ #. فَقُلْتُ: يَا رَسُولَ اللّهِ، بَطَلَ عَمَلُ عَامِرٍ. قَالَ: مَنْ قَالَ ذلِكَ؟ قُلْتُ: نَاسٌ مِنْ أصْحَابِكَ. فقَالَ: كَذَبَ مَنْ قَالَ ذلِكَ. بَلْ لَهُ أجْرُهُ مَرَّتَيْنِ. ثُمَّ أرْسَلَنِى إلى عَلِىِي بْنِ أبِي طَالِبٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه وَهُوَ أرْمَدُ. فقَالَ: ‘عْطِيَنَّ الرَّايَةَ غَداً رَجًُ يُحِبُّ اللّهَ وَرَسُولَهُ، وَيُحِبُّهُ اللّهُ وَرَسُولُهُ. فَأتَيْتُ عَلِيّاً فَجِئْتُ بِهِ أقُودُهُ وَهُوَ أرْمَدُ. فَبَصَقَ رسولُ اللّهِ # فِى عَيْنَيْهِ فَبَرأ وَأعْطَاهُ الرَّايَةَ؛ وَخَرَجَ مَرْحَبٌ فقَالَ: قَدْ عَلِمَتْ خَيْبَرُ أنِّى مَرْحَبُ شَاكِي السَِّحِ بَطَلٌ مُجَرَّبُ إذَا الْحُرُوبُ أقْبَلَتْ تَلَهَّبُفقَالَ عَلَيٌّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه:أنَا الَّذِى سَمَّتْنِي أُمِّي حَيْدَرَه كَلَيْثِ غَابَاتٍ كَرِيهِ الْمَنْظَرَه أُوفِىهِمْ بِالصَّاعِ نَيْلَ السَّنْدَرَهثُمَّ ضَرَبَ رَأسَ مَرْحَبٍ فقَتَلَهُ، وَكَانَ الْفَتْحُ عَلى يَدِهِ[. أخرجه مسلم.و»الرَّكِيّةُ« الْبِئْرُ.و»جَبَاهَا« التُّرَابُ الَّذِى أخْرَجَ مِنْهَا وَجَعَلَ حَوْلَهَا.و»العُزُل« الَّذِى َ سَِحَ مَعَهُ.وَ»أبغِنِي« أعْطِنِي.وَ»وَاسُونَا« مِنَ الْمُوَاسَاةِ: اَلْمُشَارَكَةُ وَالْمُوَافَقَةُ.و»التَّبيعُ« اَلْخَادِمُ الَّذِي يَتَّبِعُ مَخْدُومَهُ.و»كَسَحْتُ شَوَكَهَا« أي نحيته.و»الضَّغثُ« أُمِّيَّةَ الصُّغْرى مِنْ قُرَيْشٍ وَالنَّسَبُ إلَيْهِمْ عَبلى.و»المُجَفّفُ« الَّذِى عَلَيْهِ تَجَافِيفٌ تَستره فِي الْحَرْبِ.و»بَدْءُ الُجُورِ وَثَنَاهُ« أوَّلُهُ وَثَانِىهِ.وَ»الطَّلِيعةُ« الجَاسُوسُ.و»الظَّهْرُ« مَا يُعَدُّ مِنَ ا“بِلِ لِلرُّكُوبِ وَا‘حْمَالِ.و»السَّرْحُ« المواشى السائمة.و»ا‘كمةُ« الرَّابِيَةُ وَنَحْوُهَا . وَقوله »يَا صَبَاحَاهُ« أرَادَ يَوْمَ الصَّبَاحِ وَهُوَ يَوْمُ الْغَارَةِ.و»يَوْمُ الرُّضَّعِ« يَوْمُ هََكِ الّلِئَامِ الَّذِينَ يَرْضَعُونَ ا“بِلِ وََ يَحْلِبُونَهَا خَوْفاً مِنْ أنْ يَسْمَعَ حَلَبَهَا مُسْتَمِعٌ فَيَسْألُهُمْ لَبَناً.و»الصَّكُّ« الضَّرْبُ.و»الرَّحْلُ« كَوْرُ النَّاقَةِ، وَأضَافَهُ إلَيْهِ رَاكِبٌ عَلَيْهِ.و»البُرْدَةُ« ضَرْبٌْ مِنَ الثِّيَابِ.و»اَŒرامُ« ا‘عَْمُ مِنَ الْحِجَارَةِ.و»القَرْنُ« جَبِيلٌ قَصِيرٌ مُنْفَرِدٌ.و»الغَلَسُ« ظَلَمَةُ آخِرِ اللَّيْلِ.و»اِقتضاعُ« أخْذُ الشَّىْءِ وَاِنْفِرَادُ بِهِ.و»الشِّعْبُ« الْفُرْجَةُ بَيْنَ الْجَبَلَيْنِ كَالْوَادِى.وَ»حَلَّيْتُهُمْ« عَنِ الْمَاءِ بِالْمُهْلَمَةِ: أىْ طَرَدْتُهُمْ.و»يَسْنِدُونَ« يَصْعَدُون في الْجَبَلِ.و»نِغْضُ الكَتِفَ« هُوَ الْغَضرُوفُ الْكَبِيرُ الَّذِى عَلى أعَْهُ.وَقَوْلُهُ »أكْوَعُهُ بُكْرَةً« أى سَألَهُ أنْتَ ا‘كْوَعِ الَّذِى يَتَّبِعُنَا بُكْرَةً. فقَالَ: نَعَمْ.و»أرْدَوْا فَرَسِينَ« أى تَرَكُوهُمَا وَلَمْ يَقِفُوا عَلَيْهُمَا هَرَباً وَخَوْفاً أنْ يَلْحَقَهُمْ.و»ا“نْتِخَابُ« اِخْتِيَارُ وَاِنْتِقَاءُ . و»القِرَى« الضِّيَافَةُ.و»الجَزُورُ« الْبَعِيرُ ذَكَراً كَانَ أوْ أُنْثى.وَ»العَضَبَاءُ« لَقَبٌ نَاقَةِ النَّبِىِّ # عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَلَمْ تَكُنْ كذلِكَ أىْ مَشْقُوقَةُ ا‘ُذُنِ.و»رَبَطْتُ« أى تَأخَّرْتُ.و»شَرَّفُ« الشَّوْطُ وَالْقِدْرُ الْمَعْلُومُ فِي الْمَسَافَةِ.وَ»يَخطرُ بِسَيفِهِ« أى يَهُزُّهُ مُعْجِياً بِنَفْسِهِ، وَقِيلَ أرَادَ أنْ يَخْطُرَ فِى مَشْيَتِهِ مُعْجِباً بِنَفْسِهِ وَسَيْفُهُ فِى يَدِهِ.وَ»شَاكِى السَِّحِ« أىْ ذُو شِدَّةٍ وَشَوْكَةٍ وَحِدَّةٍ فِى سََحِهِ.و»سفلتُ« لَهُ أسْفَلَ فِي الضَّرْبِ إذَا عَمَدْتَ ضَرْبَ أسَافِلِهِ مِنْ وَسَطِهِ إلى قَدَمَيْهِ.و»حَيدرةُ« اِسْمُ ا‘سَدِ، سَمَّتْ عَلِيّاً أُمُّهُ بِذلِكَ، وَكَانَ أبُوهُ غَائِباً فَلَمَّا قَدِمَ سَمَّاهُ عَلِيّاً.و»السَّنْدَرةُ« مِكْيَالُ ضَخْمٍ .
"Resulullah (aleyhissalatu vesselam) ile birlikte Hudeybiye'ye geldik. Biz, bindörtyüz kişi idik. (Kuyunun başında) elli koyun vardı. Suyu bunlara bile yetmiyordu. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) kuyunun kenarına oturdu. (İyice hatırlıyamıyorum) ya dua buyurdu, ya da kuyuya tükürdü. Derken kuyunun suyu coştu. Biz de hem kendimiz içtik, hem de hayvanlarımızı suladık. Sonra Aleyhissalatu vesselam, bizi bir ağacın altında biat etmeye çağırdı. Önce ben biat ettim, sonra herkes gelip sırayla biat etti. Nihayet halkın ortasında kalınca: "Ey Seleme, biat et!" buyurdu." "Ey Allah'ın Resulü, en başta ben biat ettim!" dedim. "Yine de!" buyurdu. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) beni çıplak, yani silahsız bulmuştu. Bana deriden yapılmış bir kalkan verdi. Sonra bey'at almaya devam etti. Son kişiden de bey'at alınca:"Ey Seleme, sen bana biat etmiyormusun?" dedi. "Ey Allah'ın Resulü, ben sana, başta da, ortada (da olmak üzere) iki kere biat ettim" dedim. "Olsun, yine de" buyurdu. Ben de üçüncü sefer biat ettim. Sonra bana: "Ey Seleme! Benim sana verdiğim kalkanın nerede?" dedi. "Ey Allah'ın resulü dedim, amcam Âmir çıplak olarak bana rastladı, ben de kalkanı ona verdim. Bu sözüm üzerine Aleyhissalatu vesselam güldü ve: "Sen, dedi, vaktin birinde adamın dediği gibisin: "Allahım, demiş, bana öyle bir dost ver ki, o bana, kendi nefsimden daha sevgili olsun!" Sonra müşrikler bizimle sulh hususunda haberleşmeye başladılar. Öyle ki, birbirimize gidip gelmeler oldu. (Sonunda) sulh yaptık. Ben Talha İbni Ubeydillah (radıyallahu anh)'ın hizmetçisi idim. Atını sular, kaşağılar, kendine de hizmet eder, yemeğinden yerdim. (Çünkü) Allah ve Resulü yolunda hicret için malımı ve ailemi terketmiştim. Biz ve Mekkeliler aramızda sulh yapınca, birbirimizle karıştık. Ben bir ağacın yanına gelip dikenlerini süpürerek dibine yattım. Mekke halkından dört müşrik yanıma geldi. Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'a hakaret etmeye başladılar. Ben onlara kızdım ve bir başka ağacın dibine geçtim. Silahlarını ağaca asıp yattılar. Onlar bu vaziyette iken vadinin aşağısından bir münadi şöyle sesleniyordu. "Muhacirlerin imdadına yetişin! İbnu Züneym öldürüldü!" Hemen kılıncımı çekip, bu uyuyan dört kişiye hızla yürüyüp silahlarını aldım, elimde deste yapıp, sonra da: "Muhammed'in yüzünü mükerrem kılan o Zat'a yemin olsun, sakın sizden kimse başını kaldırmasın. İki gözü taşıyan (kellesini) uçururum!" dedim. Sonra onları sürerek Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'a getirdim. O sırada amcam Âmir (radıyallahu anh) da Abelat'tan Mikrez denilen bir adamı, üzeri çullanmış bir at üzerinde beraberinde yetmiş müşrik olduğu halde Resulullah'a getirdi. Aleyhissalatu vesselam onlara bir nazar edip: "Bırakın onları, fücurun başı da sonu da onların olsun!" dedi ve hepsini affetti. Bunun üzerine Allah Teala hazretleri şu ayeti indirdi: "O sizi Mekke'nin karnında (hududu içinde) onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çekendi..." (Fetih 24-26). Sonra Medine'ye müteveccihen oradan ayrıldı. Beni Lihyan ile aramızda bir dağın yer aldığı bir yerde konaklardık. Beni Lihyan'ın hepsi müşrik idi. Aleyhissalatu vesselam geceleyin dağa tırmanacak kimseye istiğfarda bulundu. Sanki o kimse Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'la ashabının gözcülüğünüyapacaktı. O gece iki veya üç kere dağa çıktım. Sonra Medine'ye geldik. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) yük develerini, beraberinde, ben de olduğum halde, hizmetcisi Rabah ile gönderdi. Ben onun maiyyetine Talha İbni Ubeydillah (radıyallahu anh)'ın atı ile çıktım. Ben atı develerle birlikte kırasıya götürüp getiriyordum. Sabahleyin bir de ne göreyim! Abdurrahman el-Fezari, Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'ın develerini yağmalamış, hepsini götürmüş, çobanı da öldürmüş. "Ey Rabah! dedim, şu atı al; durumu Talha İbni Ubeydillah'a bildir, Resulullah'a haber ver ve de ki: "Müşrikler mer'adaki sürüyü yağmaladılar. Sonra bir tepenin üzerine çıkarak Medine'ye yönelip üç defa nida ettim: "Ey Sabahım!" Sonra adamların arkasından ok atmak üzere çıktım ve şunları da terennüm ediyordum: "Ben İbnu'l-Ekva'ım, bugün alçakların vay haline! Onlardan birine kavuştum ve semerine bir ok attım. Hatta okun kanadı omuzuna değdi. "Al bunu!" dedim. Ben İbnu'l-Ekva'ım, Bugün alçakların vay haline! Vallahi onlara atıyor ve yaralıyordum. Bir atlı bana dönecek olsa, bir ağaca gelip dibine oturuyordum. Sonra tekrar atıyordum. Derken dağ(ın vadisi) daraldı. Dar yere girdiler. Ben, dağa tırmandım. Onlara taş atmaya başladım. Böylece onları takib etmeye devam ettim. Öyle ki, Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'ın hayvanlarından Allah'ın yarattığı hiç bir deve yoktu ki arkama almamış olayım. Böylece müşrikler benimle hayvanların arasından çekildiler. Sonra onlara ok atarak arkalarını takip ettim. Nihayet otuzdan fazla bürde ve otuz mızrak bıraktılar. (Hızlı kaçabilmek için) hafiflemek istiyorlardı. Bir şey atacak olsalar, üzerine taşlardan nişan koyuyordum. Ta ki, Resulullah ve ashabı onları tanısın. Böyle gide gide dar bir dağ yoluna geldiler. Bir de ne görsünler! Yanlarına Bedr el Fezari'nin falan oğlu gelmiş. Hemen kuşluk yemeği yemek üzere oturdular. Ben de bir tümseğin üzerine oturdum. Fezari: "Şu gördüğüm de ne?" diye sordu. "Bununla başımız belada! Vallahi sabahın köründen beri peşimizde. Bize durmadan atıyor. Elimizde ne varsa çekip aldı" dediler. "Öyleyse sizden ona dört kişi gitsin!" dedi. Böylece bana müteveccihen dört kişi ayrıldı ve dağa tırmandı. Bana konuşma imkanı verdikleri vakit, onlara:"Beni tanıyor musunuz?" dedim."Hayır, sen kimsin?" dediler. "Ben Seleme İbnu'l-Ekva'ım, Muhammed'in yüzünü şereflendiren Zata yemin olsun sizden kimi istesem mutlaka yakalarım. Ama sizden kimse beni yakalayamaz!" dedim. Onlardan bir adam: "Ben biliyorum!" dedi ve geri döndüler. Ben yerimden ayrılmadım. Derken Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'ın atlılarını, ağaçların arasına girerken gördüm. En önde el-Ahram el-Esedi, arkasında Ebu Katade el-Ensari, onun arkasında el-Mikdad İbnu'l-Esved (radıyallahu anh) vardı. Ahram'ın atının gemini tuttum. (Bu sırada) küffar dönüp gitti. Ahram'a: "Ey Ahram! Bunlardan sakın. Resulullah ve ashabı gelinceye kadar yolunu kesmesinler!" dedim. Bana: "Ey Seleme! Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyor, cennetin de cehennemin de hak olduğunu biliyorsan, benimle şehadet arasına engel olma!" dedi. Ben de onu bıraktım. Abdurrahman'la karşılaştılar. Abdurrahman'ın atını hemen öldürdü. Abdurrahman da onu yaralayarak öldürdü ve onun atına atladı. Derken Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'ın süvarisi Ebu Katade (radıyallahu anh) Abdurrahman'a yetişti, yaralayıp öldürdü. Muhammed'in yüzünü şerefli kılan Zat'a yemin olsun, ben onları yaya koşarak takip ettim. Öyle ki, arkamda Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'ın ashabı ve tozları sebebiyle bir şey görmüyordum. Gün batımı öncesine kadar böyle devam ettik. Bu sırada bir dağ yoluna saptılar, orada Zu-Karad denen bir su vardı. Sudan içmek için sapılmıştı, çünkü susamışlardı. Peşlerinden koşarak gelen bana baktılar. Ben onları bundan uzaklaştırdım, bir damla bile tadamadılar. Oradan çıkıp zorluk veren bir dağ yoluna saptılar. Ben koşup onlardan bir adama yetiştim, omuz kemiğine bir ok sapladım. "Al bunu! Ben İbnu'l-Ekva'ım. Bugün alçakların vay haline!" dedim. "Anasız kalasıca! Bu, sabahki Ekva'mı?" dedi. "Evet ey kendinin düşmanı! Sabahki Ekva'ım!" dedim. Dağ yoluna iki at bıraktılar. Onları Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'a getirdim. Amcam Âmirİbnu'l-Ekva da birinde sulandırılmış süt diğerinde su bulunan iki kapla bana yetişti. Hem içtim, hem abdest aldım. Sonra Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'a geldim. Az önce kafirleri başından kovaladığım suyun başında idi. Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'ı, bütün develeri ve müşriklerden kurtardığım bütün eşyaları, bürdeleri, mızrakları almış buldum. Bilal (radıyallahu anh) da kurtardığım o develerden birini kesmiş, Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'a ciğerini ve hörgücünü kızartıyordu. "Ey Allah'ın Resulü! Beni bırak, ashabtan yüz kişi seçip müşrikleri takip edeyim, geriye bıraktıkları bütün habercilerini geberteyim!" dedim. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) yan dişleri gündüz ışığında görününceye kadar güldü. "Ey Seleme! buyurdu, kendini bunu yapabilecek güçte görüyor musun?" "Evet dedim, seni şerefli kılan Zat'a yemin olsun! Evet!" "Şimdi onlara Gatafan yurdunda ziyafet verilmektedir" dedi. Derken Gatafanlı bir adam geldi ve: "Onlara falan kişi bir deve kesmişti, derisini soyar soymaz bir toz gördüler ve: "Düşman size de gelmiş" deyip kaçıp gittiler" dedi. (Geceyi orada geçirdik.) Sabah olunca Resulullah (aleyhissalatu vesselam): "Bugün en hayırlı süvarimiz Ebu Katade, en hayırlı piyademiz de Seleme idi" buyurdu. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) bana iki hisse verdi: Biri süvari hissesi, biri de piyade hissesi idi. Bana bu iki hisseyi de vermişti. Sonra Resulullah (aleyhissalatu vesselam) devesi Adba'nın terkisine beni alarak Medine'ye müteveccihen hareket etti. Biz yolda giderken, yaya yürüyüşünde hiç kimsenin kendisini geçemediği Ensar'dan bir adam: "Medine'ye kadar yarış yapacak var mı; koşucu yok mu? demeye başladı. Bu sözünü habire tekrar ediyordu. Sesini işitince: "Sen hiç bir iyiye ikram etmez, hiç bir şerefliyi saymaz mısın?" dedim. "Resulullah (aleyhissalatu vesselam) hariç hayır!" dedi. Ben (aleyhissalatu vesselam)'a yönelip: "Ey Allah'ın Resulü! Annem babam sana kurban olsun, bana müsaade buyurun, şu adamla yarışayım!" dedim. "Sen bilirsin!" buyurdular. Adama: "Geliyorum hazır ol!" dedim. Ayaklarımı ayarlayıp sıçradım, koştum. Nefesimi canlı tutmak için bir veya iki tepede kendimi tuttum. Sonra yine onun peşinden koştum. Yine bir-iki tepede kendimi tuttum. Sonra yetişmek ve omuzları arasına dokunmak için (tabanları) kaldırdım. [Ve dokundum]. "Geçildin, vallahi seni geçtim!" dedim. "Biliyorum!" dedi. Medine'ye varıncaya kadar onu geçtim. Vallahi Medine'de üç gece kalıp, Resulullah (aleyhissalatu vesselam) ile birlikte hemen Hayber'e gittik. Yolda amcam Âmir İbnu'l-Ekva, halka şu beyitleri terennüm etti: "Vallahi Allah olmasaydı hidayeti bulamazdık. Ne sadaka verir ne de namaz kılardık. Biz senin fazlından müstağni değiliz, Düşmanla karşılaşınca ayağımıza sebat ver. Üzerimize sekine (kuvve-i manevi) indir. "Resulullah (aleyhissalatu vesselam) "Bu da kim?"dedi. Amcam: "Ben Âmir İbnu'l-Ekva" cevabını verdi. Aleyhissalatu vesselam: "Mağfiret göresin Ey Âmir!" diye dua buyurdu. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) bir kimseye mağfiret dilediğinde bulundu mu mutlaka şehid olurdu. Bunun üzerine Ömer İbnu'l-Hattab (radıyallahu anh) kendi devesinin üstünde seslendi. "Ey Allah'ın Resulü! Keşke bizi Âmir'le faydalandırsan!" Hayber'e vardığımız zaman, kralları Merhab kılıncı elinde (karşımıza) çıktı. Şöyle söylüyordu:" Hayber bilir ki ben Merhab'ım, Silahı tamam tecrübeli bir kahraman. Savaş olunca alevlenen bir yiğit!" Amcam Âmir (radıyallahu anh) da ilerleyip şunları söyledi: "Hayber benim de Âmir olduğumu bilir. Silahı tam yiğit kahraman." Hemen iki darbe birbirine girdi. Merhab'ın kılıncı amcam Âmir'in kalkanının içine rastladı. Âmir onu alttan vurmaya yeltendi. Ama kılıcı kendine döndü ve ana damarını kesti. Ölümü de bundan oldu. (Bir ara) dışarı çıktım. Bir de ne göreyim! Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'ın ashabından birkaç kişi: "Âmir'in ameli batıl oldu, o kendi kendini öldürdü!" demezler mi! Hemen ağlayarak Aleyhissalatu vesselam'ın yanına geldim. "Ey Allah'ın resulü! Âmir'in ameli batıl mı oldu?" dedim. "Bunu kim söyledi?" buyurdular. "Ashabınızdan bazıları!" dedim. "Bunu kim söylemişse yanılmış. Bilakis onun ecri iki kattır!" buyurdular. Sonra beni Ali İbnu Ebi Talib (radıyallahu anh)'a gönderdiler. O gözünden hasta idi. Bu arada Aleyhissalatu vesselam: "Sancağı yarın öyle bir zata vereceğim ki Allah ve Resulü'nü sever; Allah ve Resulü de onu sever" dedi. Ali'ye geldim, gerçekten gözünden rahatsızdı. Onu yederek getirdim. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) gözlerine tükürdü. Anında iyileşti. Sancağı ona verdi. Sonra Merhab çıktı. Şöyle demeye başladı: "Hayber bilir ki ben Merhab'ım, Silahı tamam tecrübeli bir kahraman. Savaş olunca alevlenen bir yiğit!" Ali (radıyallahu anh) da şöyle dedi: "Ben, annemin arslan dediği kimseyim, Ormanların çirkin manzaralı arslanı gibi, Düşmanlara kilo ile ton tartarım. "[92] Sonra Merhab'ın başına bir darbe indi ve onu öldürdü. Hayber onun eliyle fethedilmişti." [92] Sa', ile sendere kilesi ölçelim." Sa' küçük bir ölçektir. Sendere ise büyük ölçek demektir. Çabuk manasına da gelir. Az bir güçle çok iş yaparım veya az zamanda çok iş yaparım gibi manalara gelir.

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/191-197.  [Müslim, Cihad 132, (1807).]

Urve İbnu Zübeyr, Misver İbnu Mahreme ve Mervan'dan almış. Misver ve Mervan her ikisi de birbirlerinin sözünü tasdik etmişlerdir. Derler ki:

#8,102 عن عروة بن الزبير عن المسور بن مخرمة ومروان يصدّق كل واحد منهما حديث صاحبه قا: ]خَرَجَ رَسُولُ اللّهِ # عَامَ الْحُدَيْبِيَةِ حَتّى إذَا كَانُوا بِبَعْضِ الطَّرِيقِ قَالَ #: إنَّ خَالِدَ بْنَ الْوَلِيدِ بِالْغَمِيمِ فِي خَيْلٍ لِقُرَيْشٍ طَلِيعَةَ، فَخُذُوا ذَاتَ الْيَمِينِ فَواللّهِ مَا شَعَرَ بِهِمْ خَالِدٌ. حَتّى إذَا هُمْ بِقَتْرَةِ الْجَيْشِ فَانْطَلَقَ يَرْكُضُ نَذيراً لِقُرَيْشٍ وَسَارَ النَّبِيُّ #، حَتّى إذَا كَانَ بِالثَّنِيَّةِ الَّتِي يَهْبَطُ عَلَيْهِمْ مِنْهَا بَرَكَتْ بِهِ رَاحِلَتُهُ. فَقَالَ النَّاسُ حَلْ حَلْ فَألْحَتْ فَقَالُوا: خَ‘َتِ الْقَصْوَاءُ خَ‘َتِ فقَالَ #: مَا خَ‘تِ الْقَصْوَاءُ، وَمَا ذَاكَ لَهَا بِخُلُقٍ. وَلكِنْ حَبَسَهَا حَابِسُ الْفِيلِ. ثُمَّ قَالَ: وَالَّذِى نَفْسِى بيَدِهِ َ يَسْألُونِي خِطَّةً يُعَظِّمُونَ فِيهَا حُرُمَاتِ اللّهِ إَّ اعْطَيْتُهُمْ إيَّاهَا. ثُمَّ زَجَرَهَا فَوَثَبَتْ. قَالَ: فَعَدلَ عَنْهُمْ حَتّى نَزَلَ بِأقْصى الْحُدَيْبِيَةِ عَلى ثَمَدٍ قَلِيل الْمَاءِ، يَتَبَرَّضُهُ النَّاسُ تَبَرُّضاً. فَلَمْ يُلْبِثْهُ النَّاسُ حَتّى نَزَحُوهُ وُشُكِيَ إلى رسُولِ اللّهِ # الْعَطَشُ فَانْتَزَعَ سَهْماً مِنْ كِنَانَتِهِ. ثُمَّ امَرَهُمْ أنْ يَجْعَلُوهُ فِيهِ. فَوَاللّهِ مَا زَالَ يُجِيشُ لَهُمْ بِالرَّيِّ حَتّى صَدَرُوا عَنْهُ. فَبَيْنَمَا هُمْ كَذلِكَ إذْ جَاءَ بُدَيْلُ بْنُ وَرْقَاءَ الخُزَاعِيُّ في نَفَرٍ مَنْ قَوْمِه، وَكَانَ عَيْبَةَ نُصْحِ رسولِ اللّهِ # مِنْ أهْلِ تُهَامَةَ. فَقَالَ: إنِّي تَرَكْتُ كَعْبَ بْنَ لُؤَيٍّ وَعَامِرَ ابْنَ لُؤَيٍّ نَزَلُوا أعْدَادَ مِيَاهِ الْحُدَيْبِيَةِ، مَعَهُمُ الْعُوذُ الْمَطَافيلُ وَهُمْ مُقَاتِلُوكَ وَصَادُوكَ عَنِ الْبَيْتِ. فَقالَ #: إنَّا لَمْ نَجِئْ لِقِتَالِ أحَدٍ، وَلَكِنَّا جَئْنَا مُعْتَمِرِينَ. وَإنَّ قُرَيْشاً قَدْ نَهِكَتْهُمْ الْحَرْبُ وَأضرَّتْ بِهِمْ. فإنْ شَاءُوا مَادَدْتُهُمْ مُدَّةً وَيُخَلُّوا بَيْنِي وَبَيْنَ النَّاسِ. فإنْ إُظْهَرْ، فإنْ شَاءُوا أنْ يَدْخَلُوا فِيمَا دَخَلَ فِيهِ النَّاسُ فَعَلوا، وإَّ فَقَدْ جَمُّوا، وإنْ هُمْ أبَوْا فَوَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ َ قَاتِلَنَّهُمْ عَلى أمْرِي هذَا حَتّى تَنْفَرِدَ سَالِفَتِي، وَلْيُنْفِذَنَّ اللّهُ أمْرَهُ، فقَالَ بُدَيْلٌ: سَأُبَلِّغُهُمْ مَا تَقُولُ. فَانْطَلَقَ حَتّى أتى قُرَيْشاً. فقَالَ: إنَّا قَدْ جَئْنَاكُمْ مِنْ هذَا الرَّجُلِ، وَقَدْ سَمِعْنَاهُ يَقُولُ قَوًْ، فإنْ شِئْتُمْ أنْ نَعْرِضَهُ عَلَيْكُمْ فَعَلْنَاهُ. فقَالَ سُفَهَاؤُهُمْ: َ حَاجَةَ لَنَا أنْ تُخْبِرَنَا عَنْهُ بِشَىْءٍ. وقالَ ذَوُو الرَّأىِ مِنْهُمْ: هَاتِ مَا سِمِعْتَهُ يَقولُ، قَالَ: سَمِعْتُهُ يَقُولُ كَذَا وَكَذا، فَحَدَّثَهُمْ بِمَا قَالَ النَّبِيُّ #. فقَامَ عُرْوَةُ بْنُ مسْعُودٍ فقَالَ: أي قَوْمِ، ألَسْتُمْ بِالْوَالدِ؟ قَالُوا: بَلى. قَالَ: أوَلَسْتُ بِالْوَلَدِ؟  قَالُوا بَلى قَالَ: فَهَلْ تَتَّهِمُونِي؟ قَالُوا: َ. قَالَ: ألَسْتُمْ تَعْلَمُونَ أنِي اسْتَنْفَرْتُ أهْلَ عُكَاظَ فَلَمَّا بَلَّحُوا عَليَّ جِئْتُكُمْ بِأهْلِي وَوَلَدِي وَمَنْ أطَاعَنِي؟ قَالُوا: بَلى. قَالَ: فإنَّ هذَا قَدْ عَرضَ عَلَيْكُمْ خِطّةَ رُشْدٍ، اقْبَلُوهَا وَدَعُونِي آتِهِ. فَقالُوا: اَئِتِهِ. فَأتَاهُ فَجَعَلَ يُكَلِّمُ النَّبِيِّ #. فَقَالَ النَّبِيُّ #: نَحْواً مِنْ قَوْلَِهِ لِبُدَيْلٍ فَقَالَ عُرْوَةُ عَنْدَ ذلكَ: أيْ مُحَمَّدُ، أرَأيْتَ إنْ اسْتَأصَلْتَ امْرَ قَوْمِكَ، هَلْ سَمِعْتَ بِأحَدٍ مِنَ الْعَرَبِ اجْتَاحَ قَوْمَهُ قَبْلَكَ؟ وَإنْ تَكُنِ ا‘خَرى، فَإنِّى وَاللّهِ َ أرى وُجُوهاً، وإنِّي ‘رَى أوْ شَاباً مِنَ النَّاسِ خَلِيقاً أنْ يَفِرُّوا وَيَدعُوكَ. فَقَالَ لَهُ أبُو بَكْرٍ: امْصُصْ بَظْر الَّتِ. أنَحْنُ نَفِرُّ عَنْهُ وَنَدَعُهُ. فقَالَ: مَنْ ذَا؟ قِيلَ: أبُو بَكْرٍ. فقَال: أمَا وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَوَْ يَدٌ كَانَتْ لَكَ عِنْدِى، وَلَمْ أجْزِكَ بِهَا ‘جَبْتُكَ. قَالَ: وَجَعلَ يُكَلِّمُ النّبِىَّ #، فَكُلَّمَا كَلَّمَهُ أخَذَ بِلِحْيَتِهِ. وَالْمُغِيرَةُ بْنُ شُعْبَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَائِمٌ عَلى رَأسِ النَّبِيّ #، وَمَعَهُ السَّيْفُ وَعَلَيْهِ المِغْفَرُ. فَكُلَّمَا أهْوَى عُرْوَةُ بِيَدِهِ إلى لِحْيَةِ رسُول اللّهِ # ضَرَبَ يَدَهُ بِنَعْلِ السَّيْفِ. وَقَالَ لَهُ: أخِّرْ يَدَكَ عَنْ لِحْيَةِ رسولِ اللّهِ #. فَرَفَعَ عُرْوَةُ رَأسَهُ. فَقَالَ: مَنْ هَذا؟ قَالُوا: المُغِيرَةُ بْنُ شُعْبَةَ. فقَالَ: أيْ غُدَرُ، ألَسْتُ أسْعَى فِي غَدْرَتِكَ؟ وَكَانَ الْمُغِيرَةُ بْنُ شُعْبَةَ صَحِبَ قَوْماً فِي الْجَاهِلِيَّةِ فَقَتَلَهُمْ وَأخَذَ أمْوَالَهُمْ ثُمَّ جَاءَ فَأسْلَمَ. فَقَالَ #: أمَّا ا“سَْمُ فَأقْبَلُ. وَأمَّا الْمَالُ فَلَسْتُ مِنْهُ فِى شَىْءٍ. ثُمَّ إنَّ عُرْوَةَ جَعَلَ يَرْمُقُ أصْحَابَ النّبيِّ # بِعَيْنَيْهِ. قَالَ: فَوَاللّهِ مَا يَتَنَخَّمُ رسُولُ اللّهِ # نَخَامَةً إَّ وَقَعَتْ فِى كَفِّ رَجُلٍ مِنْهُمْ فَدَلكَ بِهَا وَجْهَهُ وَجِلْدَهُ، وإذَا أمَرَهُمْ اِبْتَدَرُوا أمَرَهُ، وَإذَا تَوضَّأ كَادُوا يَقْتَتِلُونَ عَلى وضُوئِهِ، وَإذَا تَكَلَّمُوا خَفَضُوا أصْوَاتَهُمْ عِنْدَهُ، وَمَا يُحِدُّونَ النَّظَرَ إلَيْهِ تَعْظِيماً لَهُ. فَرَجَعَ عُرْوَةُ إلى أصْحَابِهِ فَقَالَ: أيْ قَوْمٍ، واللّهِ لَقَدْ وَفَدْتُ عَلى الْمُلُوكِ وَوَفَدْتُ عَلى كِسْرَى وَقَيْصَرَ وَالنّجَاشِيِّ، واللّهِ إنْ رَأيْتُ مَلِكاً قَطُّ يُعَظِّمُهُ أصْحَابُهُ مَا يُعَظِّمُ أصْحَابُ مُحَمَّدٍ مُحَمَّداً #، واللّهِ إنْ يَتَنَخّمْ نُخَامَةً إَّ وَقَعَتْ فِي كَفِّ رَجُلٍ مِنْهُمْ فَدلِكَ بِهَا وَجْهَهُ وَجِلْدَهُ. وَإذا أمَرُهُمُ ابْتَدَرُوا أمْرَهُ، وَإذَا تَوَضَّأ كَادُوا يَقْتَتِلُونَ عَلى وُضُوئِهِ، وَإذَا تَكَلَّمُوا خَفَضُوا أصْوَاتَهُمْ عِنْدَهُ، وَمَا يُحِدُّونَ النَّظَرَ إلَيْهِ تَعْظِيماً لَهُ، وَإنَّهُ قَدْ عَرَضَ عَلَيْكُمْ خِطَّةَ رُشْدٍ فَاقْبَلُوهَا. فقَالَ رَجُلٌ مِنْ بَنِي كِنَانَةَ دَعُونِي آتِهِ. فَقَالُوا: ائْتِهِ. فَلَمَّا أشْرَفَ عَلى النَّبِيّ # وَأصْحَابِهِ. قَالَ #: هذَا فَُنٌ، وَهُوَ مِنْ قَوْمٍ يُعَظَّمُونَ الْبُدْنَ، فَابْعَثُوهَا لَهُ، وَاسْتَقْبَلَهُ النَّاسُ يُلَبُونَ. فَلَمَّا رَأى ذلِكَ قَالَ: سُبْحَانَ اللّهِ! مَا يَنْبَغِي لِهؤَُءِ أنْ يُصَدُّوا عَنِ الْبَيْتِ. فَلَمَّا رَجَعَ إلى أصْحَابِهِ قَالَ: رَأيْتُ الْبُدْنَ قَدْ قُلِّدَتْ وَأُشْعَرتْ، فَمَا أرَى أنْ يُصَدُّوا عَنِ الْبَيْتِ، فَقَامَ رَجُلٌ مِنْهُمْ يُقَالُ لَهُ مِكْرَزُ بْنُ حَفْص. فَقَالَ: دَعُونِي أتِهِ. فَقَالُوا: ائْتِهِ. فَلَمَّا أشْرَفَ عَلَيْهِمْ قَالَ #: هذَا مِكْرَزٌ، وَهُوَ رَجُلٌ فَاجِرٌ. فَجَعَلَ يُكَلِّمُ النَّبيَّ # فَبَيْنَمَا هُوَ يُكَلِّمُهُ إذْ جَاءَ سُهَيْلُ بْنُ عَمْرٍو. فَقَالَ #: قَدْ سُهِّلَ لَكُمْ مِنْ أمْرِكُمْ، فَجَاءَ سُهَيْلُ بْنُ عُمْرِو فقَالَ لِلنّبيِّ #: هَاتِ اكْتُبْ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ كِتَاباً. فَدَعَا # بِالْكَاتِبِ. فقَالَ: اكْتُبْ بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم فقَالَ سَهَيْلٌ: أمَّا الرَّحْمنُ فَوَاللّهِ مَا أدْرِي مَاهِيَ. وَلَكِنِ اكْتُبْ: بِاسْمِكَ اللَّهُمَّ، كَمَا كُنْتَ تَكْتُبُ. فقَالَ الْمُسْلِمُونَ: واللّهِ َ نَكْتُبُهَا إَّ بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ فَقَالَ #: اكْتُبْ بِإسْمِكَ اللَّهُمَّ. ثُمَّ قَالَ: هذَا مَا قَاضَى عَلَيْهِ رسولُ اللّهِ # فقَالَ سُهَيْلٌ: واللّهِ لَوْ كُنَّا نَعْلَمُ أنَّكَ رَسُولُ اللّهِ مَا صَدَدْنَاكَ عَنِ الْبَيْتِ وََ قَاتَلْنَاكَ وَلكِنِ اكْتُبْ مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِاللّهِ فقَالَ #: واللّهِ إنِّي لَرَسُولُ اللّهِ وَإنْ كَذَّبْتُمُونِي اكْتُبْ مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللّهِ فَقََال #: عَلى أنْ تَخَلُّوا بَيْنَنَا وَبَيْنَ الْبَيْتِ فَنطُوفَ بِهِ. فقَالَ سُهَيْلٌ: وَاللّهِ َ تَتَحَدَّثُ الْعَرَبُ أنَا أُخِذْنَا ضَغْطَةً، وَلكِنْ ذلِكَ مِنَ الْعَامِ الْمُقْبِلِ. فَكَتَبَ. فقَالَ سُهَيْلٌ: وَعلى أنْ َ يَأتِيكَ مِنَّا رَجُلٌ، وَإنْ كَانَ عَلى دِينِكَ، إَّ رَدَدْتَهُ إلَيْنَا. قَالَ الْمُسْلِمُونَ: سُبْحَانَ اللّهِ! كَيْفَ يُرَدُّ إلى الْمُشْرِكِينَ، وَقَدْ جَاءَ مُسْلِماً؟ فَبَيْنَمَا هُمْ كَذلِكَ إذْ جَاءَ أبُو جَنْدَلِ بْنِ سُهَيْلِ بْنِ عُمْرٍو يَرْسُفُ فِي قُيُودِهِ. وَقَدْ خَرَجَ مِنْ اَسْفَلِ مَكَّةَ، حَتّى رَمَى نَفْسُهُ بَيْنَ أظْهُرِ الْمُسْلِمِينَ. فقَالَ سُهَيْلٌ: يَا مُحَمَّدُ، هذَا أوَّلُ مَا أُقَاضِيكَ عَلَيْهِ أنْ تَرُدَّهُ إليَّ. فقَالَ #: إنَّا لَمْ نَقْضِ الْكِتَابَ بَعْدُ. قَالَ: فَوَاللّهِ إذَا َ أُصَالِحَكَ عَلى شَىْءٍ أبداً. قَالَ #: فَأجِزْهُ لِي قَال: مَا أنَا بِمُجِيزٍ ذلِكَ لَكَ. قَالَ: بَلى فَافْعَلْ قَالَ: مَا أنَا بِفَاعِلٍ. قَالَ: بِكْرِزُ بْنُ حَفْصٍ: بَلى، قَدْ أجَزْنَاهُ لَكَ. قَالَ: أبُو جَنْدَلِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه: أيْ مَعْشَرَ الْمُسْلِمِينَ، أُردُّ إلى الْمُشْرِكِينَ وَقَدْ جِئْتُ مُسْلِماً أَ تَرَوْنَ مَا قَدْ لَقِيتُ؟ وَكَانَ قَدْ عُذِّبَ عَذَاباً شَديداً في اللّهِ. فقَالَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه. فَأتَيْتُ نَبِيَّ اللّهِ ألَسْتَ نَبِيَّ اللّهِ حَقّاً؟ قَالَ: بَلى. قُلْتُ: ألَسْنَا عَلى الْحَقِّ وَعَدُوُّنَا عَلى الْبَاطِلِ؟ قَالَ: بَلى. قُلْتُ فَلِمَ نُعْطى الدَّنِيَّةَ فِي دِينِنَا إذَنْ؟ قَالَ: إنِّي رَسُولُ اللّهِ، وَلَسْتُ أعْصِيهِ، وَهُوَ نَاصِرِي. قُلْتُ: أَوَلَيْسَ كُنْتَ تُحَدِّثُنَا أنَا سَنَأتِي الْبَيْتَ وَنَطُوفُ بِهِ؟ قَالَ: بَلى. أفَأخْبَرْتُكَ أنَّكَ تَأتِيهِ الْعَامَ؟ قُلْتُ: َ. قَالَ فَإنَّكَ آتِيهِ وَمُطَوَّفٌ بِهِ. قَالَ: فَأتَيْتُ أبَا بَكْرِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه. فَقُلْتُ: يَا أبَا بَكْرٍ، ألَيْسَ هذَا نَبِيَّ اللّهِ حَقّاً؟ قَالَ: بَلى. قُلْتُ: ألَسْنَا عَلى الْحَقِّ وَعَدُوُّنَا عَلى الْبَاطلِ؟ قَالَ: بَلى قُلْتُ فَلَمْ نُعْطى الدَّنِيَّةَ فِي دِينِنَا إذَنْ؟ فَقَالَ: أُيُّهَا الرَّجُلُ إنَّهُ رَسُولُ اللّهِ وَلَنْ يَعْصِىَ رَبَّهُ، وَهُوَ نَاصِرُهُ. فَاسْتَمْسِكْ بِغَرْزِهِ. فَوَاللّهِ إنَّهُ عَلى الْحَقِّ فَقُلْتُ: ألَيْسَ كَانَ يُحَدِّثُنَا أنَّا سَنَأتِي الْبَيْتَ وَنَطُوفُ بِهِ؟ قَالَ: بَلى فَأخْبَرَكَ أنّكَ تَأتِيهِ الْعَامَ؟ قُلْتُ: َ قَالَ: فَإنَّكَ آتِيهِ وَمَطُوفٌ بِهِ. قَالَ عُمَرُ: فَعَمِلْتُ لذلِكَ أعْمَاً. فَلَمَّا فَرَغَ مِنْ قَضِيَّةِ الْكِتَابِ. قَالَ # ‘صْحَابِهِ رَضِيَ اللّهُ عَنْهم: قُومُوا فَانْحَرُوا ثُمَّ احْلِقُوا. قَالَ: فَوَاللّهِ مَا قَامَ مِنْهُمْ رَجُلٌ، حَتّى قَالَ ذلِكَ ثََثَ مَرَّاتٍ. فَلَمَّا لَمْ يَقُمْ مِنْهُمْ أحَدٌ دَخَلَ عَلى أُمِّ سَلَمَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْها فَذَكَر لَهَا مَالَقِيَ مِنَ النَّاس. فَقَالَتْ: يَا نَبِيَّ للّهِ، أتُحِبُّ ذلِكَ؟ أُخْرُجْ وََ تُكَلِّمْ مِنْهُمْ أحَداً حَتّى تَنْحَرَ بُدْنَكَ وَتَدْعُوَ حَالِقَكَ فَيَحْلِقَكَ. فَخَرَجَ فَلَمْ يُكَلِّمْ أحَداً مِنْهُمْ حَتّى فَعَلَ ذلِكَ: نَحَرَ بُدْنَهُ وَدَعَا حَالِقَهُ فَحَلَقَهُ. فَلَمَّا رَأوْا ذلِكَ قَامُوا فَنَحَرُوا، وَجَعَلَ بَعْضُهُمْ يَحْلِقُ بَعْضاً، حَتّى كَادَ بَعْضُهُمْ يَقْتُلُ بَعْضاً غَمَا ثُمَّ جَاءَتْ نِسْوَةٌ مُؤْمِنَاتٌ فَأنْزَلَ اللّهُ تَعالى: يَا أيُّهَا الذَّينَ آمَنُوا إذَا جَاءَكُمُ الْمُؤْمِنَاتُ مُهَاجِرَاتٍ فَامْتَحِنُوهُنَّ. حَتّى بَلَغَ: بِعِصَمِ الْكَوَافِرِ. فَطَلّقَ عُمَرُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه يَوْمَئِذٍ امْرَأتَيْنِ كَانَتَا لَهُ في الْجَاهِلِيَّةِ. فَتَزَوَّجَ إحْدَاهُمَا مُعَاوِيَةُ بْنُ أبِى سُفْيَانَ. وَا‘خْرَى صَفْوَانُ بْنُ أُمَيَّةَ. ثُمَّ رَجَعَ # إلى الْمَدِينَةِ فَجَاءَ أبُو بُصَيْرٍ رَجُلٌ مِنْ قُرَيْشٍ وَهُوَ مُسْلِمٌ فَأرْسَلُوا فى طَلَبِهِ رَجُلَيْنِ وَقَالُوا: الْعَهْدَ الَّذِى جَعَلْتَ لَنَا فَدَفَعَهُ إلى الرَّجُلَيْنِ. فَخَرَجَا بِهِ حَتّى بَلَغَا ذَا الْحُلَيْفَةِ. فَنَزَلُوا يَأكُلُونَ مِنْ تَمْرٍ لَهُمْ. فَقَالَ أبُو بُصَيْرٍ ‘حَدِ الرَّجُلَيْنِ: واللّهِ إنِّي ‘رَى سَيْفَكَ هذَا يَا فَُنُ جَيِّداً فَاسْتَلَّهُ اŒخَرُ. فَقَالَ: أجَلْ، وَاللّهِ إنَّهُ لَجَيِّدٌ. لَقَدْ جَرَّبْتُ بِهِ ثُمَّ جَرَّبْتُ. فَقَالَ أبُو بَصَيْرٍ: أرِنِى أنْظُرْ إلَيْهِ! فَأمْكَنَهُ، فَصَرَبَهُ بِهِ حَتّى بَرَدَ، وَفَرَّ اŒخَرُ حَتّى أتَى الْمَدِينَةَ، فَدَخَلَ الْمَسْجِدَ يَعْدُو فَقَالَ # حِينَ رَآهُ: لَقَدْ رَأى هذَا ذُعْراً فَلَمَّا انْتَهى إلى النّبيِّ # قَالَ: قُتِلَ وَاللّهِ صَاحِبي، وَإنِّي لَمَقْتُولٌ. فجَاءَ أبُو بُصَيْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه. فَقَالَ: يَا نَبِيَّ اللّهِ قَدْ أوْفَى اللّهُ ذِمَّتَكَ قَدْ رَدَدْتَنِي إلَيْهِمْ ثُمَّ أنْجَانِي اللّهُ مِنْهُمْ. فقَالَ #: وَيْلٌ أُمِّهِ مِسْعَرُ حَرْبٍ لَوْ كَانَ لَهُ أَحَدٌ. فَلَمَّا سَمِعَ ذلِكَ عَرَفَ أنَّهُ سَيَرُدَّهُ إلَيْهِمْ. فَخَرَجَ حَتّى أتى سِيفَ الْبَحْرِ. قالَ: وَتَفَلّتَ مِنْهُمْ أبُو جَنْدَلِ بْنُ سُهَيْلٍ فَلَحَقَ بِأبِى بُصَيْرٍ، فَجَعَلَ َ يَخْرُجُ مِنْ قُرَيْشٍ رَجُلٌ قَدْ أسْلَمَ إَّ لَحِقَ بِأبِي بُصَيْرٍ، حَتَّى اجْتَمَعَتْ عِنْدَهُ عِصَابَةٌ. فَوَاللّهِ مَا يَسْمَعُونَ بِعيرٍ لِقُرَيْشٍ خَرَجَتْ إلى الشَّامِ إَّ تَعَرَضُّوا لَهَا فَقَتَلُوهُمْ وَأخَذُوا أمْوَالَهُمْ. فَارْسَلَتْ قُرَيْشٌ إلى النَّبِيِّ # تُنَاشِدُهُ اللّهُ تَعالى وَالرَّحِمَ لَمَّا أرْسَلَ إلَيْهِمْ، فَمَنْ أتَاهُ مِنْهُمْ فَهُوَ آمِنٌ فَاَرْسَلَ إلَيْهِمْ. فَأنْزَلَ اللّهُ تَعالى: وَهُوَ الَّذِى كَفَّ أيْدِيَهُمْ عَنْكُمْ وَأيْدِيَكُمْ عَنْهُمْ بِبَطْنِ مَكَّةَ مِنْ بَعْدِ أنْ أظْفرَكُمْ عَلَيْهِمْ. حَتَّى بَلَغَ حَمِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ، وَكَانَتْ حَمِيّتُهُمْ أنَّهُمْ لَمْ يُقِرُّوا أنَّهُ نَبِيٌّ، وَلَمْ يُقِرُّوا بِبسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ، وَحَالُوا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْبَيْتِ[. أخرجه البخاري وأبو داود.»قَتَرَة الْجَيْشِ« الغبار الساطع و تكون القترة إ مع سواد في اللون.و»الثَّنِيةُ« الطريق المرتفع في الجبل.و»القَصواءُ« اسم ناقة النبي #، لقبت بذلك ولم تكن مشقوقة ا‘ذن.و»حَلّ« كلمة زجر للناقة.و»ألحّتْ« حرفت.و»حَابسُ الفيلِ« هو اللّه، والفيل فيل أبرهه الذي قصد به البيت ليخر به فحبسه اللّه عنه. »الخُطْةُ« الحالة والقضية والطريقة.و»حُرُمَاتُ اللّهِ« جمع حرمة، والمراد هنا حرمة الحرم، وحرمة ا“حرام، وحرمة الشهر الحرام.و»الثَّمَدُ« الماء القليل الذي مادة له.و»التّبَرُّضُ« أخذ الشئ قليً قليً.و»جَاشَتِ الْبِئْر بالماء« ارتفعت وفاضت.و»الرِّىُّ« ضد العطش.و»الصَّدَرُ« الرجوع بعد الورود.و»عَيْبَةُ نصحِ رسولِ اللّهِ #« أي موضع نصحه وسره وثقته في ذلك.و»المَاءُ العَدّ« الكثير الذي انقطاع لمادته كماء العيون، وجمعه أعداد.و»العُوذُ« جمع عائذ وهي الناقة إذا وضعت الى أن يقوى ولدها.و»المَطَافِيلُ« جمع مطفل وهي الناقة التي معها فصيلها، واستعار ذلك للناس أراد به النساء والصبيان.و»نَهِكَتْهُمْ الحربُ« أضرَّتْ بهم وأثرت فيهم.و»مَادَدتُهُمْ« أي جعلت بَيْنِي وبينهم مادة.و»جَمُّوا« أي استراحوا.و»السَّالفةُ« صفحة العنق. وانفرادها كناية عن الموت.و»بَلّحوا« امتنعوا عليّ وتقاعدوا بي.و»عَرضَ عَلَيْكُمْ خُطَةَ رُشْدٍ« أي طلب منكم طريقاً واضحاً في الهدى واستقامة. »اِجْتِيَاحُ« استئصال.و»ا‘وباشُ وا‘وشَابُ« ا‘خط من الناس والرعاع.و»خَلِيقاً« أي جديراً.و»الَّتُ« صنم كانوا يعبدونه.و»البَظْرُ« ما تقطعه الخافضة من الهِنة التي في فرج المرأة. كان هذا شتماً لهم يدور في ألسنتهم.و»غُدَرُ« معدول عن غادر وهو بناء للمبالغة.و»النُّخَامَةُ« البصقة من أقصى الحلق.و»الوَضُوءُ« بفتح الواو، وهو الماءُ الذي يُتَوضّأ به.و»مَا يُحَدُّونَ إلىه النَّظَرَ« أي ما يم‘ون أعينهم منه هيبة واستحياء منه.و»الفاجِرُ« المائل عن الحق المكذب به وكل انتصاب في شر فهو فجور.و»قَاضَاهُمْ« أي صالحهم.و»الضَّغطةُ« القهر والضيق.و»الرَّسْفُ« مشى المقيد في قيده.»فَأجِزْهُ لِى« بالزاد وبالراءِ. أى أجعله جائزاً غير ممنوع، أو فاجعله في حمايتى وحفظى.و»الدَّنيةُ« القضية التي يُرضى بها و.و»الغَرْز« لكور الناقة كالركاب لسرج الفرس إ أنه من جلد فإن كان من حديد أو خشب فهو ركاب.و»عِصَمِ الكَوافِر« جمع عصمة وهو ما يتمسك به؛ والكوافر جمع كافرة، والمراد بعصمها عقد نكاحها. »وَيْلُ امِه« كلمة يتعجب بها.و»مِسْعَرَ حَربٍ« أي موقدها، والمسعر الخشب الذي يوقد به النار. و»سِيفُ البَحْر« جانبه وساحله، واللّهُ أعلم .
"Resulullah (aleyhissalatu vesselam) Hedeybiye senesinde Medine' den çıktı. Yolda bir yerlere ulaşınca Aleyhissalatu vesselam: "Halid İbnu'l-Velid, Kureyş'e ait gözcülük yapan bir grup atlının başında olarak el-Gamim'dedir, siz sağ tarafı takib edin!" dedi. Vallahi, Halid müslümanların varlığını sezemedi. Ne zaman ki müslüman askerlerin kaldırdığı toz bulutunu görünce, (müslümanların geldiğini) Kureyş'e haber vermek üzere hayvanını koşturarak gitti. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) yoluna devam etti. Seniyye nam mevkiye gelindi. Oradan (devam edildiği takdirde) Kureyşlilerin blunduğu yere inmek mümkündü. Ama devesi orada ıhıverdi. Halk: "Kalk, kalk, yürü, yürü!" dedi ise, deve kalkmamakta ısrar etti. Halk bu sefer: "(Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'ın devesi) Kasva çöküp kaldı, Kasva çöküp kaldı!" dediler. Bunun üzerine Aleyhissalatu vesselam: "Hayır! Kasva çöküp kalmadı. Onun böyle bir huyu da yok. Ancak onu, "Fil'i (Mekke'ye girmekten alıkoyan) Zat" durdurmuştur!" buyurdu. Sonra ilave etti: "Nefsimi kudret eliyle tutan o Zat'a yemin olsun, (Kureyş, Mekke'de) Allah'ın haram kıldığı şeyelri tazim sadedinde her ne taviz isterlerse onlara vereceğim!" Sonra deveyi zorladı, deve sıçrayıp kalktı. Ravi dedi ki: Resulullah (aleyhissalatu vesselam) Kureyş tarafından saptı, suyu az olan Semed Kuyusunun yanına indi. Burası Hudeybiye mevkiinin en uç noktasında idi. (Mezkur kuyunun suyu azdı. Öyle ki) insanlar ondan suyu avuç avuç toplarlardı. Çok geçmeden suyu kurudu. Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'a susuzluktan şikayette bulundular. Aleyhissalatu vesselam sadağından bir ok çıkardı, onu kuyuya koymalarını söyledi. Allah'a yemin olsun çok geçmeden, su coşmaya başladı ve ashab oradan ayrılıncaya kadar onlara yetecek kadar akmaya devam etti. Onlar bu halde iken Büdeyl İbnu Verka' el-Huza'i[86]Huza'a kabilesinden bir grupla çıkageldi. Huza'alılar. (Mekke civarında tavattun etmiş bulunan) Tihame kabileleri arasında Resulullah'ın sırdaşı ve dostu olagelmişlerdi. Dedi ki: "Ben (Mekke'nin) Ka'b İbnu Lüeyy ve Âmir İbnu Lüeyy kabilelerini, bir çok Hudeybiye surlarının başına, beraberlerinde sütlü ve yavrulu develeri olduğu halde konaklıyorlar gördüm. Onlar seninle savaşacak, Beytullah'ı ziyaretine mani olacak olmasınlar! Resulullah (aleyhissalatu vesselam) dedi ki: "Biz kimseyle savaşa gelmedik. Biz sadece umre yapmaya geldik! Mamafih Harb Kureyş'in (iliğine işlemiş). Halbuki çok da zarar gördüler. Eğer onlar dilerse ben (onlarla sulh yapar) kendilerine müddet tanırım, onlar da benimle diğer insanların arasından çekilirler. Eğer ben öbürlerine galebe çalarsam, Kureyşliler de dilerlerse onlarla yapacağım sulha (kendi rızalarıyla) girerler. Şayet ben galebe çalamazsam (Kureyşliler benimle savaşmak zahmetinden kurtulup) rahata ererler. Şurası da var ki, eğer Kureyşliler bu teklifime itiraz ederlerse, ruhumu elinde tutan Zat-ı Zülcelal'e yemin olsun, bu davam için, ölünceye kadar onlarla savaşacağım. O zaman Allah, bana olan emrini (gerçekleştirme hussundaki vaadini mutlaka) yerine getirecektir." Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'ın bu sözü üzerine Büdeyl: "Senin bu sözlerini Kureyş'e mutlaka duyuracağım!" dedi ve gitti. Kureyşlilere gelince: "Ben, size şu adamın yanından geliyorum. O'nun bazı sözlerini işittik. Eğer dilerseniz size söyleriz" dedi. Onların serseri takımı: "Ondan herhangi bir haber söylemene ihtiyacımız yok!" dedi ise de aklı başında olanlar: "Hele şu işittiğini söyle! dediler. Büdeyl: "Ben Muhammed'in şöyle şöyle söylediğini işittim!" diyerek Aleyhissalatu vesselam'ın söylediklerini bir bir nakletti. Bunun üzerine Urve İbnu Mes'ud kalkıp: "Ey kavm! Siz benim babam değil misiniz?" dedi. Hepsi: "Evet!" dediler. "Benim hakkımda bir (itimatsızlığınız) ithamınız var mı?" dedi. "Hayır!" dediler. "Biliyorsunuz ki ben Ukaz halkını toptan sizin yardımınıza çağırmış, onlar yanaşmayınca ailem, çocuklarım ve bana itaat edenlerle kendim gelmiştim değil mi?" diye sordu. (Kureyşliler), hep bir ağızdan buna da "evet" deyince Urve (bu tasdikleri aldıktan sonra): "Bu adam size uygun bir şey teklif ediyor. Onu kabul edin ve benim ona (anlaşmak üzere) gitmeme izin verin!" dedi. Kureyşliler: "Pekala git!" dediler. Urve, Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'a geldi, Onunla konuştu. Aleyhissalatu vesselam Büdeyl'e söylediklerine yakın şeyler söyledi. Urve bu esnada: "Ey Muhammed! Kavminin kökünü kazıdığını farzedelim, (eline ne geçecek). Senden önce, Araplar'dan kavmini toptan helak eden birini işittin mi? Durum aksi olursa (başınıza geleceği, Kureyş'in size neler yapacağını tahmin edebilirsin. Üstelik bu daha kavi bir ihtimal) zira ben, aranızda ileri gelenlerden bazı kimseler görüyorum, halktan toplanmış, seni terkedip kaçmaya mütemayil kimseler de görüyorum" dedi. Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anh) (onun bu sözüne dayanamayıp): "(Halt etmişsin, git!) Lat putunun fercini yala![87]Demek biz Resulullah'ı terkedip yalnız bırakacakmışız ha!" diye (şiddetle çıkıştı). Urve: "Bu da kim?" dedi. Kendisine onun Ebu Bekr olduğu söylendi. Urve: "Nefsimi elinde tutan Zata yemin olsun! Eğer senin bende, henüz ödeyemediğim bir yardımın bulunmamış olsaydı ben sana (layık olduğun) cevabı verirdim" dedi. Ravi der ki: "Urve, Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'la konuşmaya devam etti. Her konuşmasında (cahiliye adeti üzere) Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'ın sakalından tutuyordu. Bu sırada Muğire İbnu Şu'be, üzerinde miğfer, elinde kılıç Aleyhissalatu vesselam' ın yanında ayakta (muhafız gibi) bekliyordu. Urve, tutmak üzere, elini Resulullah'ın sakalına her uzatışında, kılıncın demiriyle eline vuruyor: "Elini Resulullah'ın sakalından çek!" diyordu. Urve, (bir ara) başını kaldırıp ona baktı. "Bu da kim?" dedi. Kendisine: "Bu Muğire İbnu Şube'dir!" dendi. Bunun üzerine Urve: "Ey zalim! Ben hala senin (geçmişteki) gadr ve ihanetini ödemekle meşgul değil miyim?" dedi. (Onu bu söze sevkeden şey şu idi): "Cahiliyede Muğire İbnu Şu'be bir grup kimse ile yolculuk yapmış, yolda arkadaşlarını öldürüp mallarını almıştı. Sonra gelip müslüman olmuş, Resulullah (aleyhissalatu vesselam) da: "Müslüman olmanı kabul ediyorum, ancak malları kabul etmiyorum, (bu ihanet malıdır)" demişti.[88] Urve bu esnada göz ucuyla Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'ın Ashabını tedkikten geçiriyordu. (Bilahare gördüklerini şöyle anlatacaktır): "Vallahi (öylesine hürmet hiç görmedim). Resulullah (aleyhissalatu vesselam) yere bir kerecik tükürmeye görsün, mutlaka onlardan bir adamın eline düşüyordu. Onu alıp yüzlerine, derilerine (teberrüken, bir tiyb gibi) sürüyorlardı. Bir şey söyleyecek olsa emrine hepsi birden koşuyordu. Abdest alacak olsa, abdest suyundan kapabilmek için nerdeyse (itişipkakışıp) kavga ediyorlardı. Konuşsalar onun yanında seslerini kısıyorlardı. Saygıları sebebiyle O'na dikkatle bakamıyorlardı bile." Urve arkadaşlarının yanına dönünce dedi ki: "Ey kavm dinleyin! Vallahi ben muhtelif kıralların huzuruna çıktım. Kisra'nın, Kayser'in, Necaşi'nin yanlarına girdim. Vallahi, Muhammed'in ashabının, Muhammed'e gösterdiği saygıya, hiç bir kralın ashabında rastlamadım. Vallahi tükürecek olsa mutlaka onlardan birinin eline düşüyor, bunu alıp yüzlerine bedenlerine sürüyorlar. Bir şeye emretse hesi birden koşuşuyorlar. Abdest alsa, abdest suyu(ndan kapmak) için nerdeyse kavga ediyorlar. Konuşsalar, onun yanında seslerini kısıyorlar. Ona hürmeten dikkatle yüzüne bakmıyorlar. Bu adam size makul bir teklifte bulunuyor, onu kabul edin!" Urve'nin bu açıklaması üzerine, Beni Kinane'den bir adam: "Beni bırakın, ona bir de ben gideyim!" dedi. Ona da müsaade ettiler, "git!" dediler. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) ve ashabına yaklaşınca, Aleyhissalatu vesselam: "İşte falan! Bu, hacc ve umre için ayrılan kurbanlık develere saygı gösteren bir kavimdendir. Kurbanlıklarınızı önüne salıverin görsün!" buyurdu. Ashab o zatı telbiyelerle karşıladı. Adam bu manzarayı görünce: "Sübhanallah! Bu kimselere Beytullah'ın yolunu kapamak münasip düşmez!" dedi. Arkadaşlarının yanına dönünce: "Ben kurbanlık develer gördüm, takıları boyunlarına takılmış, gerekli işaretler vurulmuş, onlara Beytullah'ı yasaklamayı uygun görmüyorum!" dedi. Onun kavminden Mikrez İbnu Hafs denen bir zat kalkıp: "Bırakın, bir de ben gideyim! dedi. Ona da müsaade edip "git!" dediler. Müslümanlara yaklaşınca, Aleyhissalatu vesselam: "Bu gelen Mikrez'dir, facir birisidir" dedi. Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'la konuşmaya başladı. Onlar konuşurken Süheyl İbnu Amr çıkageldi. Aleyhissalatu vesselam: "İşiniz artık size kolaylaştırıldı, size Süheyl İbnu Amr geldi." Resulullah'a: "Gel! seninle aramızda bir antlaşma (metni) yazalım!" dedi. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) katibini çağırdı ve emretti: "Yaz Bismillahirrahmanirrahim." Süheyl itiraz etti: "Rahman ne demek? Vallahi onun ne olduğunu bilmiyorum. Fakat: Bismikallahümme yaz, vaktiyle senin de yazdığın gibi" dedi. Müslümanlar da ona itiraz ettiler: "Biz onu değil, bismillahirrahmanirrahim'i yazarız!" dediler. Ama Resulullah (aleyhissalatu vesselam) emreder: "Bismikallahümme yaz! ve devam et: "Bu Allah Resulü ve Süheyl'in üzerinde mutabık kaldıkları hususlardır." Süheyl yine itiraz eder: "Vallahi, eğer bilsek ki sen Allah'ın Resulüsün sana Beytullah'ı kapamazdık, seninle savaşmazdık da. Şöyle yaz: Muhammed İbni Abdillah." Resulullah (aleyhissalatu vesselam): "Vallahi siz beni tekzib etseniz de ben kesinlikle Allah'ın Resulüyüm.Bununla beraber, Muhammed İbni Abdillah yaz!" buyurur ve devam eder: "Bizimle Beytullah arasından çekilmeniz ve onu tavaf etmemiz şartıyla." Süheyl itiraz eder: "Vallahi hayır. (Biz size bu yıl tavafa izin versek), Araplar "bizim aniden emrivakiye geldiğimiz" hususunda dedikodu yapar. Ancak ziyareti gelecek yıl yapacaksınız" der. Böyle yazılır. Süheyl ilave eder: "Senin dinine de girse, bizden hiç bir erkeğin sana gelmemesi, gelirse iade etmen şartıyla." Müslümanlar bu şarta itiraz ederek: "Sübhanallah! Bize iltica eden bir müslüman, müşriklere nasıl iade edilir?" derler. Bu halde iken Ebu Cendel İbnu Süheyl İbni Amr zincirleri arasında seke seke geldi. Mekke'nin aşağısındaki hapsedildiği yerden kaçmış, kendini müslümanların arasına atmıştı. Süheyl: "Ey Muhammed, bu seninle üzerine anlaştığınız maddelerin ilk uygulaması olacak, bunu bana iade edeceksin!" dedi. Resulullah (aleyhissalatu vesselam): "Biz henüz anlaşmayı yazıp bitirmedik" buyurdu. Süheyl: "Öyleyse, vallahi ben seninle hiç bir madde üzerine sulh yapamam!" dedi. Aleyhissalatu vesselam: "Öyleyse şu Ebu Cendel'i bana bağışla da imza et!" buyurdu. Fakat Süheyl: "Asla ben bunu sana bağışlamam" diye direndi. Aleyhissalatu vesselam: "Hayır, hatırım için yap!" ricasında bulundu. Süheyl direndi: "Asla yapmam!" Mikrez İbnu Hafs atılıp: "Biz onu sana müsaade ettik!" dedi. (Ancak imza yetkisine sahip olmadığı için Süheyl onu dinlemedi. Ebu Cendel teslim edilecekti). Ebu Cendel (radıyallahu anh): "Ey müslümanlar, (nasıl olur?) Ben size müslüman olarak sığınmışım.Beni müşriklere teslim mi ediyorsunuz? Bana yaptıklarını görmüyor musunuz?" dedi. Ebu Cendel'e Allah yolunda çok işkenceler yapılmıştı. Ömer İbnu'l-Hattab der ki: "(O gün, bu cereyan eden hadiseleri çok alçaltıcı bularak) Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'a gelip: "Sen Allah'ın hak peygamberi değil misin?" dedim. "Evet!" dedi." Biz hak üzere, düşmanlarımız da batıl üzere değiller mi?" dedim. "Evet" dedi. "Öyleyse biz niye dinimiz uğrunda alçaklığı kabul ediyoruz" dedim. "Ben Resulullah'ım; (bu anlaşmayı imzalamakla) Allah'a asi olmuş da değilim. Allah yardımcımızdır!" dedi. "Sen, bize (Medine'den çıkarken) Beytullah'a gideceğiz, onu tavaf edeceğiz demedin mi?" dedim. "Pek tabii, ama, sana bu yıl gideceksin dedim mi?" dedi. "Hayır!" dedim. "Sen mutlaka onu tavaf etmeye geleceksin!" buyurdu. Ben Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anh)'a geldim. "Ey Ebu Bekr! Bu adam Allah'ın hak peygamberi değil mi?" dedim. "Elbette hak peygamberi!" dedi. "Biz hak, düşmanlarımız da batıl üzere değiller mi?" dedim. "Elbette (onlar batıl, biz hak üzereyiz)" dedi. "Öyleyse, niye dinimiz için alçaklığı kabul ediyoruz?" dedim. "Be adam! O Allah'ın Resulüdür. (Bunu kabul etmekle) Rabbine isyan etmiş olmayacak da. Allah onun yardımcısıdır. Şu halde sen O'nun emrine sarıl. Allah'a yemin ederim o hak üzeredir!" dedi. "O bize: "Kabe'ye gideceğiz, onu tavaf edeceğiz!" demiyor muydu?" dedim. "Evet ama, sana bu yıl gideceksin dedi mi?" dedi. "Hayır!" dedim. "Sen ona gidecek, onu tavaf edeceksin!" dedi.  (Hadisi rivayet eden Zühri) der ki: "Hz. Ömer (radıyallahu anh) dedi ki: "(O günki nezaketsiz çıkışımın günahını affettirmek için nice amellerde bulundum." Anlaşmayı yazma işinden çıkınca, Resulullah (aleyhissalatu vesselam) ashabına: "Kalkın kurbanlarınızı kesin, sonra da traş olun!" buyurdu. Ancak (müşriklerle yapılan bu antlaşmadan hiç kimse memnun değildi. Bu sebeple) kimse kalkamadı. Resulullah (aleyhissalatu vesselam), emrini üç kere tekrar etti. Yine kalkan olmayınca Ümmü Seleme (radıyallahu anha)' nın çadırına girdi. Ona halktan maruz kaldığı bu hali anlattı. O, kendisine: "Ey Allah'ın Resulü! Bunu (yani halkın kurbanını kesip, traşını olmasını) istiyor musun? Öyleyse çık, Ashab'tan hiçbiriyle konuşma, deveni kes, berberini çağır, seni traş etsin!" dedi. Aleyhissalatu vesselam kalktı, hiç kimse ile konuşmadan bunların hepsini yaptı: Devesini kesti, berberini çağırdı, traş oldu. Ashab bunları görünce kalktılar kurbanlarını kestiler, birbirlerini traş ettiler. Ancak, bu sırada gam ve kederden birbirlerini öldüreyazdılar. Sonra bazı mü'mine kadınlar (Mekkelilerden kaçarak) geldiler. Allah Teala Hazretleri, (onların geri verilmemesi için) şu ayeti indirdi: "Ey iman edenler, (kendi ifadelerince) mü'mine kadınlar muhacir olarak geldikleri zaman onları imtihan edin. Allah onların imanlarını iyi bilendir ya, fakat siz de mü'mine kadınlar olduklarına kail olursanız onları kafirlere geri vermeyin. Bunlar onlara helal değildir. Onlar da bunlara helal olmazlar. (Kafir zevcelerinin bu kadınlara) sarfettikleri (mehri) onlara (kafirlere) verin. Sizin onları nikahla almanızda, mehirlerini verdiğiniz takdirde, üzerinize bir günah yoktur..." (Mümtehine 10). Hz. Ömer, ayet üzerine o gün cahiliye devrinde evlendiği iki hanımını boşadı. Birini Hz. Muaviye İbnu Ebu Süfyan nikahladı, diğerini de Safvan İbnu Ümeyye. Sonra Resulullah (aleyhissalatu vesselam) Medine'ye döndü. Kureyş'ten Ebu Basir müslüman olarak Medine'ye iltica etti. Mekkeliler onu almak üzere arkasından iki adam gönderdiler. "(Antlaşmada) bize verdiğin söz var, onu teslim et!" dediler. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) derhal onu onlara teslim etti. Bunlar Ebu Basir'i alıp gittiler. Yolda Zülhuleyfe nam mevkiye gelince, (azıkları olan) hurmadan yemeküzere konakladılar. Ebu Basir onlardan birine: "Vallahi şu kılıncı çok güzel görüyorum!" dedi. O, hemen kınından sıyırıp: "Doğru! Vallahi pek harika! Onunla ne tecrübelerim var!" dedi. Ebu Basir: "Hele bir göster, daha yakından bakayım!" deyip kaptığıyla adama vurup öldürdü. Öbürü kaçıp Medine'ye geldi, koşarak Mescid'e girdi. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) onu görünce (yanındakilere): "Bu adam her halde bir korku geçirmiş" dedi. Adam (aleyhissalatu vesselam)'a gelince: "Vallahi arkadaşım öldürüldü! Beni de öldürecek!" dedi. Ebu Basir (radıyallahu anh) da geldi. "Ey Allah'ın Resulü! Allah senin zimmetini (taahhüdünü) yerine getirdi, beni onlara iade ettin. Allah beni onlardan tekrar kurtardı" dedi. Aleyhissalatu vesselam: "Harbi kızıştıranın anası ağlar. Keşke ona bir kişi daha olsa!" cevabını verir. Ebu Basir bu sözü işitince anlar ki, Aleyhissalatu vesselam onu yine iade edecek. Hemen oradan çıkıp deniz kenarına gelir [İs denen bir yere yerleşir]. Mekkelilerin elinden Ebu Cendel İbnu Suheyl de kurtulup Ebu Basir'e iltihak eder. Derken Kureyş'ten müslüman olan herkes Ebu Basir'e katılmaya başlar. Kısa zamanda orada bir grup teşekkül eder. Allah'a yemin olsun. Kureyş'ten Şam'a gitmek üzere bir kervanın haberini aldılar mı, ona saldırıp adamları öldürüyor, mallarına da el koyuyorlardı. Kureyş Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'a elçi gönderip, Allah'ın adını ve aralarındaki akrabalık bağlarını hatırlatarak, Mekke'den geleceklerin emniyette olacağını, yeter ki Ebu Basir ve arkadaşlarının yaptığı baskınların önlenmesini rica ettiler. [Bazı rivayette, bunu temin için Medine'ye bizzat Ebu Süfyan'ın geldiği belirtilir.] Resulullah da onları Medine'ye çağırdı. Bunun üzerine şu ayet nazil oldu: "O size Mekke'nin karnında (hududu içinde), onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çekendi. Allah ne yaparsanız hakkıyla görücüdür. Onlar, küfreden, sizi Mescid-i Haram'dan ve alıkonulmuş hediyelerin mahalline ulaşmasından men edenlerdir. Eğer (Mekke'de) kendilerini henüz tanımadığınız mü'min erkeklerle mü'min kadınları bilmeyerek çiğneyip de o yüzdensize bir vebal isabet edecek olmasaydı (Allah size fetih için elbette izin verirdi). (Bunu) kimi dilerse, onu rahmetine kavuşturmak için (yaptı). Eğer onlar seçilip ayrılmış olsalardı biz onlardan küfredenleri muhakkak elem verici bir azaba giriftar etmiştik bile. O küfredenler kalplerine o taassubu, o cahillik taassubunu yerleştirdiği sırada idi ki hemen Allah, Resulünün ve mü'minlerin üzerine kuvve-i maneviyesini indirdi, onları takva sözü üzerinde durdurdu. Onlar da buna çok layık ve buna ehil idiler. Allah her şeyi hakkıyla bilendir." (Feth 24-26). [87] Lat, Kureyş ve Sakif'in tapındığı belli başlı putlardan biri idi. "Annenin bezrini yala" şeklinde sebbetmek, Cahiliye Araplarında bir küfür çeşidi idi. [89] Bu rivayete göre, mezkur ayetler, Ebu Basir hadisesiyle ilgili olarak nazil olmuş gözükmektedir. Halbuki 798 numaralı hadiste açıklandığı üzere (3.cilt s. 247), Resulullah'a ani baskın yapmak için gelen 80 kişilik bir müşrik grubunun yakalanması üzerine inmiştir.

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/172-181. [Buharî, Şurût 15, 1, Hacc 106, Muhsar 3, Megâzî 35, Tefsir, Mümtahine 2; Ebu Dâvud, Cihad 168, (2765, 2766), Sünnet 9, (4655).]

Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor:

#8,101 عن جابر رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]رَأيْتُ رَسولَ اللّهِ #  فِي غَزْوَةِ أنْمَارٍ يُصَلِّي عَلى رَاحِلَتِهِ مُتَوَجِّهاً قِبَلَ الْمَشْرِقِ مُتَطَوِّعاً[. أخرجه البخاري .
"Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'ı Enmar Gazvesi'nde bineğinin üzerine doğuya müteveccih olarak nafile namaz kılarken gördüm."

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/162. [Buhârî, Megâzî 33, Salât 31, Taksiru's-Salât 7, 9.]

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/159.  [Buhârî, Itk 13, Müslim Cihad 1, (1730); Ebu Dâvud, Cihâd 100, (2633).]

#8,100 عَنْ عَبْدِاللّهِ بْنِ عَون قال: ]كَتَبْتُ إلى نَافِعٍ رَحِمَهُ اللّهُ أسْألُهُ عَنِ الدُّعَاءِ قَبْلَ الْقِتَالِ. فَكَتَبَ إليَّ: إنَّمَا كَانَ ذلِكَ في أوَّلِ ا“سَْمِ، وَقَدْ أغَارَ # عَلى بَنِي الْمُصْطَلِقِ، وَهُمْ غَارُونَ، وَأنْعَامُهُمْ تَسْقَى عَلى الْمَاءِ فَقَتَلَ مُقَاتِلَتَهُمْ وَسَبَى ذَرَارِيَّهُمْ وَأصَابَ يَوْمَئِذٍ جُوَيْرَِيَةَ. حَدثني به عبداللّهِ بن عمر، وكان في ذلك الجيش[. أخرجه الشيخان.»الْمُريسيع« بالعين المهملة والمعجمة: ماء معروف بالحجاز.ومعنى »غَارُّونَ« أي غافلون. والغرة: الغفلة .
"Nafi rahimehullah'a kıtalden önce (yapılan İslam'a) davet hakkında sormak üzere yazmıştım. Bana şöyle yazdı: "Bu, İslam'ın evvelinde idi. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) Beni Müstalik'e (önceden haber vermeden ani) baskın yaptı. Onlar (bu sırada) gafil haldeydi, hayvanları su kenarında sulanıyorlardı. Mukatillerini öldürdü, çocuklarını ve kadınlarını esir aldı. O gün Cüveyriye'yi de ele geçirmişti." 

Abdullah İbnu Avn anlatıyor: 

Buhârî merhum der ki:

#8,099 فَالَ البخارى رحمه اللّهُ هى غزوة المريسيع. قال ابن اسحق: وذلك سنة ست.
"Bu Mureysi' gazvesidir." İbnu İshak der ki: "Bu altıncı senede cereyan etmiştir."

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/159.

Ebu Musa (radıyallahu anh) anlatıyor:

#8,098 عن أبي موسى رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]خَرَجْنَا مَعَ رَسُولُ اللّهِ # في غَزاةٍ وَنَحْنُ سِتَّةُ نَفَرٍ، بَيْنَنَا بَعِيرٌ نَعْتَقِبُهُ فَنَقِبَتْ أقْدَامُنَا وَنَقِبَتْ قَدَمَاي، وَسََقَطَتْ أظْفَارِي، فَكُنَّا نَلُفُّ عَلى أرْجُلِنَا الْخِرَقَ، فَسُمِّيَتْ غَزْوَةُ ذَاتِ الرِّقَاعِ لِمَا كُنَّا نَعْصِبُ مِنَ الْخِرَقِ عَلى أرْجُلِنَا[. أخرجه الشيخان.»اعْتِقَابُ الْمَرْكُوبِ« هو أن يركبه واحد بعد واحد.»وَنَقِبَ الْبَعِيرُ« بكسر القاف إذا رقت أخفافه، والمراد بهِ هُنَا تقرحت وسقطت .
"Resulullah (aleyhissalatu vesselam) ile birlikte bir gazveye çıktık. Biz aramızda bir deve olan altı kişiydik, sırayla biniyoruk. Derken ayaklarımız delindi. Benim ayaklarım da delindi ve tırnaklarım düştü. ayaklarımıza bezler sarıyorduk. Böylece seferimiz, ayaklarımıza sardığımız parçalar sebebiyle Zatur'-Rika' gazvesi diye isimlendi."

brahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/158 [Buhârî, Megâzî 31, (7, 325); Müslim, Cihad 149, (1816).]

Bezzâr'ın rivayeti şöyle:

#8,097 نَغْزُومُمْ وََيغْزُونَنَا
"Onlar artık bir daha size saldırmayacak, ama siz onlara saldıracaksınız."

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/154-157.

Hz. Berâ (radıyallahu anh) anlatıyor:

#8,096 وعن البراء رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]رَأيْتُ رَسُولَ اللّهِ # وَهُوَ يَنْقُلُ مَعَنَا التُّرَابَ، وَلَقَدْ وَارَى التُّرَابُ بَيَاضَ بَطْنِهِ، وَهُوَ يَقُولُ:واللّهِ لَوَْ اللّهُ مَا اهْتَدَيْنَا وََ تَصَدَّقْنَا وََ صَلَّيْنَافَأنْزِلَنْ سَكِينَةً عَلَيْنا وَثَبِّتِ ا‘قْدَامَ إنْ َ قَيْنَاوَالْمُشْرِكُونَ قَدْ بَغَوا عَلَيْنَا إذَا أرَادُوا فِتْنَةً أبَيناوَيَرْفَعُ بِهَا صَوْتُهُ[. أخرجه الشيخان .
"(Hendek kazarken) Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'ı gördüm, bizimle birlikte omuzunda O da toprak taşıyordu. Karnının beyazlığını toprak bürümüştü. (Bu esnada, ashabı şevke getirmek için zaman zaman) şöyle terennüm ediyordu: "Vallahi Allah olmasaydı hidayeti bulamazdık, Ne sadaka verir ne namaz kılardık. Üzerimize sekinet indir Allahım! Ayaklarımıza sebat ver Allahım! Müşrikler bize karşı azdılar. Fitne çıkarmak dilerler ama yandılar." Resulullah bunları söylerken sesini yükseltiyordu."

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/148. [Buhârî, Megazî 29, Cihad 34, 161, Kader 16, Temennî 7; Müslim, Cihad 125, (1803).]

Seleme İbnu'l-Ekva' (radıyallahu anh) anlatıyor:

#8,095 عن سلمة بن ا‘كوع رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]غَزَوْنَا فَزَارَةَ وَعَلَيْنَا أبُو بَكْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه، أمَّرَهُ رَسُولُ اللّهِ # عَلَيْنَا. فَلَمَّا كَانَ بَيْنَنَا وَبَيْنَ المَاءِ سَاعَةٌ أمَرَنَا أبُو بَكْرٍ فَعَرَّسْنَا. ثُمَّ شَنَّ الْغََارَةَ. فَورَدَ الْمَاءَ فَقُتِلَ مَنْ قُتِلَ عَلَيْهِ وَسُبِيَ مِنْ سُبِيَ، وَأنْظُرُ إلى عُنُقٍ مِنَ النَّاسِ فِىهِمُ الذَّرَارِى فَخَشِىتُ أنْ يَسْبَقُونِي إلى الْجَبَلِ فََرَمَيْتُ بَسَهْمٍ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْجَبَلِ فَلَمَّا رَأُوا السَّهْمَ وَقّفُوا. فَجِئْتُ بِهِمْ أسُوقُهُمْ وَفِيهِمُ امْرَأةٌ مِنْ بَنِى فزَارَةَ عَلَيْهَا قَشْعٌ مِنْ أدَمٍ. قَالَ الْقَشْعُ: النَّطْعُ. مَعَهَا ابْنَةٌ مِنْ أحْسَنِ الْعَرَبِ. فَسُقْتُهُمْ حَتّى أتَيْتُ بِهِمْ أبَا بَكْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه فَنَفَّلَنِي أبُو بَكْرٍ بِنْتَهَا فَقَدِمْنَا الْمَدِينَةَ، ومَا كَشَفْتُ لَهَا ثَوْباً. فَلَقِيَنِي رسُولُ اللّهِ # في السُّوقِ. فَقَالَ: يَا سَلَمَةَ، هَبْ لِي الْمَرْأةَ. فَقُلْتُ: يَا رسُولَ اللّهِ: واللّهِ لَقَدْ أعْجَبَتْنِي ، وَمَا كَشَفْتُ لَهَا ثَوْباً. ثُمَّ لَقِىَنِي مِنَ الغَدِ في السُّوقِ. فقَالَ: يَا سَلَمَةَ هَبْ لِي الْمَرْأةَ، للّهِ أبُوكَ. فَقلْتُ: هِي لَكَ يَارسولَ اللّهِ، فَوَاللّهِ مَا كَشَفْتُ لَهَا ثَوْباً. قَالَ: فَبَعَثَ بِهَا # إلى مَكَّةَ فَفَدَى بِهَا نَاساً مِنَ الْمُسْلِمِينَ كَانُوا أُسِرُوا بِمَكَّةَ[. أخرجه مسلم وأبو داود . »الغَارةُ« الحرب.»شنُّهَا« فَرَّقَهَا في كل ناحية.و»العنق« الطائفة .
"Bizimle su arasında bir müddetlik mesafe kalınca Hz. Ebu Bekr emretti, gece istirahati için mola verdik. Sonra baskını başlattı. Suya vardı. Suyun başında ölen öldü, esir alınan esir alındı. Bu halktan bir cemaate bakıyordum. İçerisinde çocuklar ve kadınlar vardı. Dağa benden önce varırlar diye korkarak onlarla dağın arasına bir ok attım. Oku görünce durdular. Onları sürerek getirdim. Aralarında Beni Fezare'den bir kadın vardı. Üzerinde deriden bir kaş' vardı. Kaş' kuru post demektir. Kadının yanında Arapların en güzelinden bir kız vardı. Onları, sürerek Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anh)'a kadar getirdim. Ebu Bekr, kızı bana hediye etti. Medine'ye kadar geldik. Kızın elbisesini bile açmadım. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) çarşıda bana rastladı. "Ey Seleme, dedi, kadını bana bağışla!" "Ey Allah'ın Resulü, dedim, vallahi hoşuma gitti, ancak henüz elbisesini bile açmadım." Ertesi günü, çarşıda bana yine rastladı. "Ey Seleme, ceddine rahmet, kadını bana bağışla!" buyurdu. "Ey Allah'ın Resulü! dedim, o senindir, Allah'a yemin olsun, kadının elbisesini açmadım!" Sonra Aleyhissalatu vesselam o kadını Mekke'ye gönderdi ve Mekke' de esir edilen bazı müslümanların fidye-i necatı yaptı."

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/146. [Müslim, Cihad 46, (1755); Ebu Dâvud, Cihad 134, (2697).]

Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: 

#8,094 عن أنس رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]بَعَثَ رسولُ اللّهِ #: قَوْماً مِنْ بَنِي سُلَيْمٍ إلى عَامِرٍ. وَفي رواية: بَعَثَ خَالي حَرَاماً أخاً ‘ُمِّ سُلَيْمٍ في سَبْعِينَ رَاكِباً. فَلَمَّا قَدِمُوا قَالَ لَهُمْ خَالِي: أتَقَدَّمُُكُمْ. فَإنْ أمَّنُونِي حَتّى أُبَلِّغَهُمْ عَنْ رَسولِ اللّهِ #، وَإَّ كُنْتُمْ مِنِّي قَرِيباً. فَتَقَدَّمَ فَأمَّنُوه. فَبَيْنَمَا هُوَ يُحَدِّثُهُمْ عَنْ رسولِ اللّهِ # إذْ أوْمَوْا إلى رَجُلٍٍ مِنْهُمْ فَطَعَنَهُ فَأنْفَذَهُ. فَقَالَ: اللّهُ أكْبَرُ، فُزْتُ وَرَبِّ الْكَعْبَةِ. ثُمَّ مَالُوا عَلى بَقِيَّةِ أصْحَابِهِ فَقَتَلُوهُمْ. فَأخْبَرَ جِبْرِيلُ عَلَيْهِ السََّمُ النَّبيَّ # أنَّهُمْ قَدْ لَقَوْا رَبَّهُمْ فَرََضِيَ عَنْهُمْ وَأرْضَاهُمْ. فَقَنَتَ # شَهْراً يَدْعُو في الصُّبْحِ عَلى أحْيَاءِ مِنْ الْعَرَبِ ، عَلى رِعْلٍ وَذَكْوَانَ وَعُصَيَّةَ وَبَنِي لِحْيَانَ[. أخرجه الشيخان .
"Resulullah (aleyhissalatu vesselam) Beni Süleym'den bir grubu Beni Âmir'e gönderdi. -Bir rivayette: (annem) Ümmü Süleym'in kardeşi dayım Haram'ı yetmiş süvari içerisinde gönderdi.- (Bi'r-i Mauna'ya) vardıkları zaman dayım onlara:"Ben sizden önce gideyim. Eğer bana Resulullah'tan tebliğde bulunmam için eman verilirse (tebliğde bulunurum). Eman vermezlerse, sizler bana yakın bir yerde bulunmuş olursunuz" dedi. Ve ilerledi. Gerçekten dayıma önce eman verdiler. O, kendilerine Resulullah Aleyhissalatu vesselam'dan bahsederken, kendilerinden bir adama ima ile işaret ettiler. O da dayıma ansızın mızrak sapladı. Dayım: "Allahu ekber, Ka'benin Rabbına yemin olsun, (şehidlik) kazandım!" dedi. Sonra dayımın diğer arkadaşlarına yönelip (dağa kaçan iki kişi hariç) hepsini öldürdüler. Cibril aleyhisselam Resulullah (aleyhissalatu vesselam) onların Rablerine kavuştuğunu, Allah'ın onlardan razı olup onları da razı ettiğini haber verdi. Bunun üzerine Aleyhissalatu vesselam bir ay boyu, Arap kabilelerinden Ril, Zekvan, Usayye ve Beni Lihyan'a sabah namazında beddua etti." 

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/143.  [Buhârî, Megazî 38, Vitr 7, Cihâd 9; Müslim, Mesâcid 297, (677).]

Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: 

#8,093 عن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]بَعَثَ النَّبِيُّ # سَرِيَّةً عَيْناً وَأمَّرَ عَلَيْهِمْ عَاصِمَ بْنَ ثَابِتٍ، وَهُوَ جَدُّ عَاصِمِ بْنِ عمر بْنِ الخَطَّابِ. فَانْطَلَقُوا حَتّى إذَا كَانُوا بَيْنَ عُسْفَانَ وَمَكَّةَ، ذُكِرُوا لِحَىٍّ مِنْ هُذَيْلٍ يُقَالُ لَهُمْ بَنُو لِحْيَانَ. فَتَبِعُوهُمْ بَقَرِيبٍ مِنْ مِائَةِ رَامٍ فَاقْتَصُّوا آثَارَهُمْ حَتّى أتَوْا مَنْزًِ نَزَلُوهُ فَوَجَدُوا فِىهِ نَوَى تَمْرٍ تَزَوَّدُوهُ مِنَ الْمَدِينَةِ. فَقَالُوا: هذَا تَمْرُ يَثْرِبَ. فَتَبِعُوا آثَارَهُمْ حَتّى لَحِقُوهُمْ فَلَمَّا أحَسَّ بِهِمْ عَاصِمِ وَأصْحَابُهُ لَجَئُوا إلى فَدْفَدٍ، وَجَاءَ الْقَوْمُ فَأحَاطُوا بِهِمْ فَقَالُوا: لَكُمْ الْعَهْدُ وَالْمِيثَاقُ إنْ نَزَلْتُمْ إلَيْنَا أنْ َ نَقْتُلْ منْكُمْ رَجًُ. فَقَالَ عَاصِمٌ: أمَّا أنَا فََ أنْزِلُ فِى ذِمة كَافِرٍ. اللَّهُمَّ أخْبِرْ عَنَّا رَسُولَكَ.، فَقَاتَلُوهُمْ حَتّى قَتَلُوا عَاصِماً فِي سَبْعَةِ نَفَرٍ بِالنَّبْلِ وَبَقى خُبَيْبٌ وَزَيْدٌ وَرَجُلٌ آخَرُ. فَأعْطَوْهُمْ الْعَهْدَ وَالْمِيثَاقَ. فَنَزَلُوا إلَيْهِمْ. فَلَمَّا اسْتَمْكَنُوا مِنْهُمْ حَلُّوا أوْتَارَ قِسِّيهِمْ فَرَبَطُوهُمْ بِهَا. فَقَالَ الرَّجُلُ الثَّالِثُ الَّذِى مَعَهُمَا: هذَا أوَّلُ الْغَدْرِ. فَأبَى أنْ يَصْحَبَهُمْ فَجَرَّرُوهُ وَعَالَجُوهُ عَلى أنْ يَصْحَبَهُمْ. فَأبي أنْ يَفْعَلَ فَقَتَلُوهُ. وَانْطَلَقُوا بِخُبَيْبٍ وَزَيْدٍ حَتّى بَاعُوهُمَا بِمَكَّةَ فَاشْتَرَى خُبَيْباً بَنُو الْحَارِثِ بْنِ عَامِر بْنِ نَوْفَلٍ. وَكَانَ خُبَيْبٌ هُوَ قَتَلَ الْحَارِثَ يَوْمَ بَدْرٍ. فَمَكَثَ عِنْدَهُمْ أسِيراً حَتّى أجْمَعُوا قَتَلَهُ. فَاسْتَعَارَ مُوسى مِنْ بَعْضِ بَنَاتِ الْحَارِثِ لِيَسْتَحِدَّ بِهَا. فَأعَارَتْهُ. قَالَتْ: فَغَفَلْتُ عَنْ صَبىٍّ لِى فَدَرَجَ إلَيْهِ حَتّى أتَاهُ فَوَضَعَهُ عَلى فَخْذِهِ فَلَمَّا رَأيْتُهُ فَزِعْتُ فَزْعَةً حَتّى عَرَفَ ذلِكَ مِنّى، وفِى يَدِهِ الْمُوسى. فقَالَ: أتَخْشَيْنَ أنْ أقْتُلَهُ؟ مَا كُنْتُ ‘فْعَلَ ذلِكَ إنْ شَاءَ اللّهِ. وَكَاَنَتْ تَقُولُ: مَا رَأيْتُ أسِيراً قَطَّ خَيْراً مِنْ خُبَيْبٍ، وَلَقَدْ رَأيْتُهُ يَأكُلُ مِنْ قُطْفِ عِنَبٍ، وَمَا بِمَكَّةَ يَوْمَئِذٍ ثَمَرةٌ، وَإنَّهُ لَمُوثَقٌ بِالْحَدِيدِ، وَمَا كَانَ إَّ رِزْقاً رَزَقَهُ اللّهُ خَبِيباً. فَخَرَجُوا بِهِ مِنَ الْحَرَمِ لِيَقْتُلُوهُ فَقَالَ: دَعُونِى أُصَلِّى رَكْعَتَيْنِ ثُمَّ انْصَرَفَ إلَيْهِمْ فَقَالَ: لَوْ َ أنْ تَرَوْا أنَّ مَابِي جَزَعٌ مِنَ الْمَوْتِ لَزِدْتُ. فَكَانَ أوَّلَ مَنْ سَنَّ الرَّكْعَتَيْنِ عِنْدَ الْقَتِلِ هُوَ. وَقَالَ: اللَّهُمَّ احْصِهِمْ عَدَداً. ثُمَّ قَالَ:مَا أُبَالى حِينَ أُقْتَلُ مُسْلِماً عَلى أىِّ شِقٍّ كَانَ فِي اللّهِ مَصْرَعِي وذلِكَ فِي ذَاتِ ا“لهِ وإنْ يَشَأ يبَارِكْ عَلى أوْصَالِ شِلْوٍ مُمَزِّعِ ثُمَّ قَامَ إلَيْهِ عُقْبَةُ بْنُ الْحَارِثِ فَقَتَلَهُ. وَبَعَثَتْ قُرَيْشٌ إلى عَاصِمٍ لِيُؤْتُوا بِشَىْءٍ مِنْ جَسَدِهِ بَعْدَ مَوْتِهِ، وَكَانَ قَتَلَ عَظِيمَا مِنْ عُظَمَائِهِمْ يَوْمَ بَدْرٍ. فَبَعَثَ اللّهُ عَلَيْهِ مِثْلَ الظُّلَّةِ مِنَ الدَّبْرِ. فَحَمَتْهُ مِنْ رُسُلِهِمْ فَلَمْ يَقْدِرُوا مِنْهُ عَلى شَىْءٍ[. أخرجه البخاري وأبو داود. »الْفَدْفدُ« الموضع الغليظ المرتفع.ومعنى »عالجوهُ« أى ما رسوه، وأراد به أنهم خدعوه ليتبعهم فأبي.»وَا“سْتحدادُ« حلق العانة.و»القطفُ« العنقود، وهو اسم لكل ما يقطف.و»الشَّلْوُ« العضو من أعضاء انسان.و»الْمُمَزَّعُ« المفرق.»الظَّلَّةُ« الشئ المظل من فوق.»الدَّبْرُ« جماعة النحل .
"Resulullah (aleyhissalatu vesselam) bir gözcü seriyye gönderdi. Başına Âsım İbnu Sabit'i komutan tayinetti. Bu zat Amr İbnu Âsım İbni'l-Hattab'ın ceddi idi. Usfan ile Mekke arasında bulunan bir yere kadar gittiler. Huzeyl Kabilesi'nin Beni Lihyan denen bir koluna haber verdiler. Bunları yüz okçu yakından takibe aldı. İzlerini takiben onların inmiş bulunduğu yere kadar geldiler. Onların azık olarak Medine'den beraberlerine almış oldukları hurmanın çekirdeğini buldular. "Bu Yesrib (Medine) hurmasıdır!" dediler ve izlerini takibe devam ederek, Ashab'a kavuştular. Âsım ve ashabı onları hissedince sarp bir yere sığındılar. Takipçiler gelip onları kuşattılar. "Eğer bize teslim olursanız size ahd ve misakımız var, sizden kimseyi öldürmeyeceğiz!"dediler. Âsım: "Ben bir kafirin zimmetine teslim olmam. Allahım, Resulüne bizden haberver!" dedi. Aralarında mukatele (vuruşma) çıktı. Takipçiler ok attılar. Âsım (radıyallahu anh) yedi kişiyle birlikte şehid oldu. Geriye Hubeyb, Zeyd ve bir kişi daha kaldı.Takipçiler, bunlarada ahd ve misak teklif ettiler. Bunlar, onlara teslim oldular. Ele geçirir geçirmez, derhal yaylarının kirişlerini çözerek, bunları onlarla bağladılar. Hubeyb ve Zeyd'in yanındaki üçüncü şahıs: "Bu verdikleri söze birinci ihanetleri" deyip, onlarla beraberliği reddetti. Onu sürüyüp braberliğe zorladılar. O yine de direndi. Onu da şehid ettiler, Hubeyd ve Zeyd'i Mekke'ye götürüp orada sattılar. Hubeyb'i Beni'l-Haris İbni Âmir İbni Nevfel satın aldı. Hubeyb, Bedir günü el-Haris'i öldürmüştü. Yanlarında esir olarak kaldı. Sonunda öldürmeye karar verdiler. (Bir ara) el-Haris'in kızlarından birinden etek traşı olmak için ustura istedi, kız getirdi. Kadın der ki: "Bir çocuğum vardı, gafil davrandım. Hubeyb'in yanına kadar çıktı. Hubeyb onu dizine oturttu. O vaziyette görünce çok korktum. Benim korktuğumu Hubeyb farketti, ustura de elindeydi." "Çocuğu öldüreceğimden mi korkuyorsun? İnşaallah böyle bir şey yapmam" dedi. Yine o kadın şunu anlatmıştı: "Ben Hubeyb'ten daha hayırlı bir esir görmedim. Bir gün onun, salkımdan üzüm yediğini gördüm. Halbuki o sırada Mekke'de hiç bir meyve yoktu. Üstelik demir zincirlerle bağlı idi. Demek ki o, Allah'ın Hubeyb'e lutfettiği bir rızıktı. Öldürmek üzere onu, Harem bölgesinden çıkardılar. Orada: "Beni bırakın iki rek'at namaz kılayım!" dedi. (Bıraktılar namazını kılınca) geri geldi. "Eğer ölümden korktu demiyecek olsaydınız daha fazla kılacaktım!" dedi. İdam sırasında namaz kılmayı ilk sünnet kılan kimse Hubeyb idi. "Allahım, onların hepsini say, [dağınık dağınık öldür]" dedi. Sonra şu beyitleri terennüm etti: "Müslüman olarak öldürüldükten sonra gam yemem, Nerede olursa olsun Allah için ölüyorum. Bu ölüm O'nun zatı(nın rızası) yolundadır. Dilerse O, darmadağınık uzuvların eklemleri üzerine bereket verir. [Sonra Hubeyb: "Alahım, Resulüne selamımı götürecek kimse bulamıyorum, sen duyur" der.][61] Sonra Ukbe İbnu'l-Haris kalkıp Hubeyb'i öldürdü. Kureyş Bedir'de pek çok büyüklerini öldürmüş bulunan Âsım'ın cesedinden bir parça getirtmek için, onun ölümünden sonra, ölüsüne adamlar gönderdi. Allah Teala Hazretleri de onun üzerine arı oğulu nevinden bir gölgelik gönderdi. Bu, Kureyş'in gönderdiklerine karşı onun cesedini korudu, hiç bir şey alamadılar." Bir rivayette şöyle denir: "Ve aleykesselam ya Hubeyb. Onu Kureyş katletti" der.

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/136-138. [Buhârî, Megâzî, 38, 9, 170, Tevhid 14; Ebu Dâvud, Cihad 115, (2660, 2661), Cenâiz 16, (3112).]

Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor:

#8,092  وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رسولُ اللّهِ # يَوْمَ أُحُدٍ: اشْتَدَّ غَضَبُ اللّهِ عَلى قَوْمٍ فَعَلُوا بِنَبِيَّهِ هكَذَا، وَيُشِيرُ إلى رَبَاعِيَتِهِ. اشْتَدَّ غَضَبُ اللّهِ عَلى رَجُلٍ يَقْتُلُهُ رسولُ اللّهِ # فى سَبِيلِ اللّهِ[. أخرجه الشيخان .
"Resulullah (aleyhissalatu vesselam) Uhud günü: "Peygamberine böyle yapan bir kavme Allah'ın öfkesi arttı" dedi ve (kırılan) dişine işaret etti. Ve ilave etti: "Allah'ın gadabı, Resulullah'ın Allah yolunda öldürdüğü kişiye de Allah'ın öfkesi şiddetlendi."

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/126. [Buhârî, Megazî 24; Müslim, Cihad 106, (1793).]

Sâib İbnu Yezîd, -ismini söylemiş olduğu- bir adamdan naklediyor: 

#8,091 وعن السائب بن يزيد عن رجل سماه ]أنَّ رسولَ اللّهِ # ظَاهَرَ يَوْمَ أُحُدٍ بَيْنَ دِرْعَيْنِ[. أخرجه أبو داود.»ظَاهَرَ« أي لبس إحداهما فوق اخرى .
"Resulullah (aleyhissalatu vesselam) Uhud günü (üst üste giyilmiş) iki zırhdan (destek) gördü."

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/126. [Ebu Dâvud, Cihâd 75, (2590); İbnu Mâce, Cihad 18, (2806).]

Sa'd İbnu Ebî Vakkâs (radıyallahu anh) anlatıyor: 

#8,090 وعن سعد بن أبي وقاص رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]رَأيْتُ عَلى يَمِينِ رسولِ اللّهِ # وَعلى شِمَالِهِ يَوْمَ أُحُدٍ رَجُلَيْنِ عَلَيْهِمَا ثِيَابٌ بِيضٌ يُقَاتَِنِ كَأشَدِّ الْقِتَالِ مَا رَأيْتُهُمَا قَبْلُ وََ بَعْدُ، يَعْنِى جِبْرِيلَ وَمِيكَائِيلَ عَلَيْهِمَا السََّمِ[. أخرجه الشيخان .
"Uhud günü, Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'ın sağ ve sol iki tarafında beyaz elbiseli iki adam görüyordum. Bunlar,şiddetli birşekilde savaşıyorlardı. Onları ne daha önce görmüştüm ne de daha sonra gördüm. -Yani bunlar Cibril ve Mikail aleyhimasselam idiler-"

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/125. [Buhârî, Megâzî 18, Libâs 24; Müslim Fedâil 46, (2306).]

İbnu'l-Müseyyeb rahimehullah anlatıyor:

#8,089 وعن ابن المسيب قال: ]سمعتُ سعد بن أبي وقاص رَضِيَ اللّهُ عَنْه يقول: نَثَلَ لِي رسولُ اللّهِ # يَوْمَ أُحُدٍ كِنَانَتَهُ. فقَالَ: ارْمِ فَدَاكَ أبِي وَأُمِّي، وكَانَ رَجُلٌ مِنَ المُشْرِكِينَ قَدْ أحْرَقَ الْمُسْلِمِينَ فَزَعْتُ لَهُ بِسَهْمٍ لَيْسَ فِيهِ نَصْلٌ. فَأصَبْتُ جَنْبَهُ فَسَقَطَ وَانْكَشَفَتْ عَوْرَتُهُ فَضَحِكَ رَسُولُ اللّهِ # حَتّى نَظَرْتُ إلى نَوَاجِذِهِ[. أخرجه الشيخان إلى قوله: فداك أبي وأمي. وأخرج باقيه مسلم.»الكِنَانَةُ« الجعبة التي فيها النشاب. و»نَثَلَ« ما فيها ألقاه ونثر .
"Sa'd İbnu Ebi Vakkas (radıyallahu anh)'ı işittim, demişti ki: "Uhud gününde resulullah (aleyhissalatu vesselam) sadakının içerisindeki okları bana bir bir verip: "At! diyordu, at annem babam sana feda olsun!" Müşriklerden biri müslümanları(n canlarını) yakmıştı, ona kanatsız bir ok attım. Yan tarafından isabet ettirdim. Herif yere yıkıldı ve avret yerleri de açıldı. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) güldüler, o kadar ki yan dişlerini gördüm." 

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/125.  [Buhârî- Megâzî 18, 15; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 41, (2411, 2412).]

Bera İbnu Âzib (radıyallahu anh) anlatıyor: 

#8,088 وعن البراءِ بن عازب رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]لَقِينَا الْمُشْرِكِينَ يَوْمِئذٍ وَأجْلَسَ النَّبِيُّ # جَيْشاً مِنَ الرُّمَاةِ وَأمَّرَ عَلَيْهِمْ عَبْدَاللّهِ بْنَ جُبَيْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه؛ وقَالَ: َ تَبْرَحُوا، إنْ رَأيْتُمُونَا ظَهَرْنَا عَلَيْهِمْ فََ تَبْرَحُوا، وَإنْ رَأيْتُمُوهُمْ ظَهَرُوا عَلَيْنَا فََ تُعِينُونَا. فَلَمَّا لَقِيْنَاهُمْ هَرَبُوا، حَتّى رَأيْتُ النِّسَاءَ يَشْدُدْنَ في الْجَبَلِ قَدْ رَفَعْنَ عَنْ سُوقِهِنَّ قَدْ بَدَتْ خََخِلُهُنَّ فَأخَذُوا يَقُولُونَ: الغَنِيمَةَ الْغَنِيمَةَ. فقَال عَبْدُاللّهِ بْنُ جُبَيْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه عَهِدَ رَسُولُ اللّهِ #: أنْ َ تَبْرَحُوا. فَأبَوْا فَلَمَّا أبَوْا صُرِفَتْ وُجُوهُهُمْ. فَأُصِيبَ سَبْعُونَ قَتِيً. فَأشْرَفَ أبُو سُفْيَانَ. فقَالَ: أفِي الْقَوْمِ مُحَمَّدٌ؟ فقَالَ: َ تُجِيبُوهُ. فقَالَ: أفِى الْقَوْمِ ابْنُ أبِي قُحَافَةَ؟ فقَالَ: َ تُجِيبُوهُ فقَالَ: أفِي الْقَوْمِ ابْنُ الْخَطَابِ؟ فَلَمْ يُجِيبهُ أحَدٌ. فقَالَ: إنَّ هؤَُءِ قَتِلُوا، وَلَوْ كَانُوا أحْيَاءً ‘جَابُوا. فَلَمْ يَمْلِكْ عُمَرُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه نَفْسَهُ. فقَالَ: كَذَبْتَ يَا عَدُوَ اللّهِ، أبْقَى اللّهُ لَكَ مَا يُحْزِنُكَ قَالَ أبُو سُفْيَانَ: اعْلُ هُبَلُ. فقَالَ #: أجِيبُوهُ. قَالُوا مَا نَقُولُ؟ قَالَ، قُولُوا: اللّهُ أعَْ وَأجَلُّ. قَالَ أبُو سُفْيَانَ: لَنَا الْعُزَّى وََ عُزَّى لَكُمْ. فَقَالَ #: أجِيبُوهُ. قَالُوا مَا نَقُولُ؟ قَالَ قُولُوا: اللّهُ مَوَْنَا وََ مَوْلى لَكُمْ. قَالَ أبُو سُفْيَانَ: يَوْمٌ بِيَوْمٍ، وَالْحَرْبُ سِجَالٌ؛ وَتَجِدُونَ مُثلةً لَمْ آمُرْ بِهَا وَلَمْ تَسُؤْنِي. فقَالَ # أجِيبُوهُ. قَالُوا: مَا نَقُولُ؟ قَالَ قُولُوا: َ سَواءَ، قَتَْنَا في الْجَنَّةِ وَقَتَْكُمْ فِى النَّارِ[. أخرجه البخاري وأبو داود، إلى قوله لَمْ تُسُؤنِى وَأخْرَجَ باقيه رزين.»الشَّدُّ« العدو.وقوله »اعلُ« أمر بالعلو.»وهُبَلُ« اسم صنم.»الحَرْبُ سِجَالٌ« أي تكون لنا مرة ولكم مرة، كما يكون للمستقين بالدلو وهو السجل، ولهذا دلو ولهذا دلو.و»المُثْلَةُ« تشويه خلقة القتيل بقطع أو جدع .
"O gün müşriklerle karşılaştık. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) ok atıcılarından müteşekkil [elli kişilik] bir grup askeri ayırıp, başlarına Adullah İbnu Cübeyr (radıyallahu anh)'ı tayin etti. Ve şu tenbihte bulundu." "Hiç bir surette yerinizden ayrılmayın! Hatta bizim onlara galip geldiğimizigörseniz bile yerinizden ayrılmayın. Onların bize galebe çaldıklarını [ve kuşların cesetlerimize üşüştüklerini] görseniz dahi [ben size adam göndermedikçe] bize yardıma gelmeyin." Müşriklerle karşılaştığımız zaman [Allah onları hezimete uğrattı ve] kaçtılar. Hatta dağa hızla kaçan kadınların eteklerini topladıklarını gördüm. (Ayak bileklerindeki) halkaları bile gözüküyordu. (Bizimkiler) şöyle demeye başlamışlardı: "Ganimet, ganimet!" Abdullah İbnu Cübeyr (radıyallahu anh): "Resulullah (aleyhissalatu vesselam)[ın size ne söylediğini unuttunuz mu?] "yerlerinizi terketmeyin" diye tenbihledi!" dedi ise de (okçular) dinlemediler. ["Vallahi, biz de arkadaşlarımızın yanına gdip, ganimet alacağız" dediler.] Onlar bu emre itiraz edince, yüzleri ters çevrildi, (ne yapacağını bilemeyen şaşkınlara döndüler ve) [mağlup oldular]. Yetmiş ölü verildi. Ebu Süfyan ortaya çıkıp: "Aranızda Muhammed varmı?" diye sordu. Aleyhissalatu vesselam "Ona cevap vermeyin!" dedi. Ebu Süfyan tekrar sordu: "Aranızda İbnu Ebi Kuhafe var mı?" Resulullah yine: "Cevap vermeyin" buyurdu. Ebu Süfyan: "Aranızda İbnu'l-Hattab varmı?" diye sordu.Hiç kimse ona cevap vermedi. O zaman Ebu Süfyan: "Bunların hepsi öldürüldüler. Eğer sağ olsalardı cevap verirlerdi!" dedi. Bu söz karşısında Hz. Ömer (radıyallahu anh) kendini tutamadı: "Ey Allah düşmanı yalan söyledin. Sana üzüntü verecek şeyleri Allah ibka etsin!" dedi. Ebu Süfyan: "(Şanın) yüce olsun Ey Hübel!" dedi. Resulullah (aleyhissalatu vesselam): "Buna cevap verin!" emretti. Ashab: "Ne diyelim?" diye sordu. "Allah mevlamızdır, sizin mevlanız yoktur!" deyin" dedi. Ebu Süfyan: "Güne gün! [Uhud Bedir'e karşılıktır.] Harb (elden ele geçen) kova gibidir! Müsleye uğramış (uzuvları koparılmış) kimseler bulacaksınız. Bunu ben emretmedim, [Buna memnun olmadım, kızmadım da, yasaklamadığım gibi emir de etmedim] beni kötülemeyin!" dedi. Resulullah (aleyhissalatu vesselam): "Buna cevap verin!" emrettiler. Ashab: "Ne söyleyelim?" diye sordu: "Hayır eşitlik yok! Bizim ölülerimiz cennette, sizinkiler cehennemde! deyin!" buyurdular. "Beni kötülemeyin" den sonrasını Rezin ilave etmiştir.

[Buhârî, Megâzî 17, 9, 20, Cihâd 164, Tefsir, Âl-i İmrân10, Ebu Dâvud, Cihad 116, (2662),

Abdurrahman İbnu Ka'b (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: 

#8,087 وعن عبدالرحمن بن كعب: ]أنَّ النَّبِيَّ #: نَهى الَّذِينَ قَتَلُوا اِبن أبِي الْحُقَيْقِ عَنْ قَتْلِ النِّسَاءِ وَالْوِلْدَانِ. فقَالَ رَجُلٌ مِنْهُمْ: لَقَدْ بَرَّحَتْ امْرَأتُهُ عَلَيْنَا بِالصِّيَاحِ فَأرْفَعُ السَّيْفَ عَلَيْهَا فَأذْكُرَ النَّهى فَأكُفُّ، وَلَوَْ ذلِكَ َ سَتَرَحْنَا منْهَا[. أخرجه مالك.
"Resulullah (aleyhissalatu vesselam) İbnu Ebi'l-Hukayk'ı öldürenleri, (bu işe giderken) kadın ve çocukları öldürmekten nehyetmişti. Onlardan bir adam dedi ki: "Karısı bağırmalarıyla bize sıkıntı olmuştu. Kılıncı sıyırıp tepesine kaldırdım. (Vuracağım sırada) Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'ı (n tenbihini) hatırladım ve kendimi tuttum. Bu tenbih olmasaydı ondan da rahata erecektik."

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/118. [Muvatta, Cihad 8, (2, 447).]

Bir başka rivayette şöyle der:

#8,086 وفي رواية قال: ]بَعَثَ رَسُولُ اللّهِ # إلى أبِى رَافِعٍ الْيَهُودي رِجَاً مِنَ ا‘نْصَارِ وَأمَّرَ عََلَيْهِمْ عَبْدَاللّهِ بْنَ عُتَيْكٍ، وَكَانَ أبُو رَافِعٍ يُؤْذِي رسولَ اللّهِ # وَيُعِينُ عَلَيْهِ. وَكَانَ أبُو رَافِعٍ فِي حِصْنٍ لَهُ بِأرْضِ الْحِجَازِ. فَلَمَّا دَنَوْا مِنْهُ وَقَدْ غَرَبَتِ الشَّمْسُ وَرَاحَ النَّاسُ بِسَرْحِهِمْ. قَالَ عَبْدُاللّهِ ‘صْحَابِهِ: اِجْلِسُوا مَكَانَكُمْ فَإنِّي مُنْطَلِقٌ ومُتَلَطِّفٌ لِلْبَوَّابِ لَعَلِّي أنْ أدْخُلَ. فَأقْبَلَ حَتّى دَنَا مِنْ الْبَابِ. ثُمَّ تَقَنَّعَ بِثَوْبَهِ كَأنَّهُ يَقْضِي حَاجَةً، وَقَدْ دَخَلَ النّاسُ. فَهَتَفَ بِهِ الْبَوابُ يَا عَبْداللّهِ إنْ كُنْتَ تُرِيدُ أنْ تَدْخَلَ فَادْخُلْ. فإنِّي أُريدُ أنْ أُغْلِقَ الْبَابَ. فَدَخَلْتُ فَكَمَنْتُ. فَلَمَّا دَخَلَ النَّاسَ أغْلَقَ الْبَابَ ثُمَّ عَلّقَ ا‘غَالِيقَ عَلى وَتَدٍ. قَالَ: فَقُمْتُ إلى ا‘قَالِيدِ فَأخَذْتُهَا فَفَتَحْتُ الْبَابَ، وَكَانَ أبُو رَافعٍ يُسْمَرُ عِنْدَهُ. وَكَانَ فِي عََلِيَّ لَهُ. فَلَمَّا ذَهَبَ عَنْهُ أهْلُ سَمَرِهِ صَعِدْتُ إلَيْهِ فَجَعَلْتُ كُلَّمَا فَتَحْتُ بَاباً أغْلَقْتُ عَلي َّ مَنْ دَاخِلٍ. قُلْتُ: إنِ القَوْمُ نَذِرُوا لِي لَمْ يَخْلُصُوا إلَيَّ حَتّى أقْتُلَهُ. فَانْتَهَيْتُ إلَيْهِ فَإذَا هُوَ فِي بَيْتٍ مُظْلِمٍ وَسْطٍ عِيَالِهِ، َ أدْرِي أيْنَ هُوَ مِنَ الْبَيْتِ. فَقُلْتُ: أبَا رَافِعِ: فَقَالَ: مَنْ هذَا؟ فَأهْوَيْتُ نَحْوَ الصَّوْتِ فَأضْرِبُهُ ضَرْبَةً بِالسَّيْفِ وَأنَا دَهِشٌ، فَمَا أغْنَيْتُ شَيْئاً، وصَاحَ! فَخَرَجْتُ مِنَ الْبَيْتِ. فَأمْكُثُ غَيْرَ بَعِيدٍ. ثُمَّ دَخَلْتُ إلَيْهِ فَقُلْتُ: مَا هذَا الصَّوْتُ: يَا أبَا رَافِعٍ. فَقَالَ: ‘مِّكَ الْوَيْلُ، إنَّ رَجًُ فِي البَيْتِ ضَرَبَنِي قَبْلِ بِالسَّيْفِ. قَالَ: فَأضْرِبُهُ ضَرْبَةً أثْخَنَتْهُ وَلَمْ أقْتُلْهُ. ثُمَّ وَضَعْتُ صَبِيبَ السَّيْفِ في بَطْنِهِ حَتّى أخَذَ فِي ظَهْرِهِ، فَعَرَفْتُ أنِّي قَتَلْتُهُ. فَجَعَلْتُ أفْتَحُ ا‘بْوَابَ بَاباً بَاباً حَتّى انْتَهِيتُ إلى دَرَاجَةٍ لَهُ. فَوَضَعْتُ رِجْلِِى، وَأنَا أرَى أنِّى قَدِ انْتَهَيْتُ إلى ا‘رْضِ، فَوَقَعْتُ فِي لَيْلَةٍ مُقْمِرَةٍ فَانْكَسَرَتْ سَاقِى فَعَصَبْتُهَا بِعِمَامَتِى. ثُمَّ انْطَلَقْتُ حَتّى جَلَسْتُ عَلى الْبَابِ. فَقُلْتُ: َ أخْرَجُ اللَّيْلَةَ حَتّى أعْلَمَ أقْتَلْتُهُ؟ فَلَمَّا صَاحَ الدّيكُ قَامَ النَّاعِى عَلى السُّورِ. فقَالَ: أنعِي أبَا رَافِعٍ تَاجِرَ أهْلِي الْحِجَاز. فَانْطَلَقْتُ إلى أصْحَابِي. فَقُلْتُ: النَّجَاءَ، فَقَدْ قَتَلَ اللّهُ أبَا رَافِعٍ. فَانْتَهَيْتُ إلى النَّبِيِّ # فَحَدَّثْتُهُ. فقَالَ لِى: اُبْسُطْ رِجْلَكَ فَبَسَطْتُ رِجْلِى فَمَسَحَهَا فَكَأنَّهَا لَمْ أشْتَكِهَا قَطُّ[. أخرجه البخاري، وأسقط في التجريد الرواية الثانية.و»صَبِيبُ السَّيْفِ« بالصاد المهملة: طرفه .
"Resulullah (aleyhissalatu vesselam) yahudi Ebu Rafi'e, Ensar'dan bir grup adam gönderip, başlarına da Abdullah İbnu Atik'i koydu. Ebu Rafi', Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'a eza veriyor ve aleyhinde çalışmalar yapıyordu. Ebu Rafi', Hcaz bölgesindeki kendine has bir kalede oturuyordu. Kaleye yaklaştıkları zaman güneş batmıştı. Halk artık sürüleriyle dönüyordu. Abdullah arkadaşlarına: "Siz burada oturun ve yerinizden ayrılmayın. Ben gidip, kapıcılara biraz iltifat edip, içeri girme imkanı arayacağım" dedi ve ilerledi. Kapıya kadar geldi. Kazayı hacet yapıyormuş gibi elbisesini toparladı. İnsanlar içeri girmişti. Kapıcı seslendi. "Ey Allah'ın kulu, girmek istiyorsan gir. Kapıyı kapatacağım (çabuk ol)!" dedi. Ben de girdim ve (bir köşeye) gizlendim. Halk tamamen girince kapıyı kapattı. Sonra da anahtarları bir kazığa taktı. Ben (müsait bir anda) kalkıp anahtarları alıp kapıyı açtım. Ebu Rafi evinde gece sohbeti yapıyordu. Ve hususi bir köşkte idi. Sohbet arkadaşları dağılınca, yanına çıktım. Her bir kapıyı açıp girdikçe içeriden üzerime kapadım. "Eğer halkın haberi olur da beni öldürmeye azmederlerse, ben Ebu Rafi'i öldürmeden ona ulaşamasınlar" diye böyle yaptım. Sonunda yanına kadar geldim. Köşkün ortasında yer alan karanlık bir odadaydı. Ancak, odanın neresinde olduğunu bilemiyordum. "Ebu Rafi" diye seslendim. "Kim o?" dedi. Sese doğru yöneldim. Heyecan içerisinde bir kılıç darbesi indirdim, ama boşa gitti. Adam bir çığlık attı. Hemen odadan çıktım. Azıcık bekleyip tekrar girdim. [sesimi değiştirip, yardıma gelmiş gibi:] "O ses de ne? ey Ebu Rafi" dedim. "Kahrolası, odada biri var az önce bana kılıç vurdu" dedi. (Yerini iyice keşfetmiştim), bir darbe daha indirdim. Yaraladım, fakat öldürümedim. Sonra kılıcın ucunu karnına sapladım, sırtına kadar dayandı. Öldürdüğümü anladım. Geri dönüp, kapıları teker teker açmaya başladım. Merdivene kadar geldim. Ayağımı bastım. Yere kadar ulaştığımı zannettim. Ay ışığıyla aydınlık bir gecede düştüm. Bacağım kırıldı. Sarığımla sardım. Sonra gidip kapının önüne oturdum. Onu gerçekten öldürdüm mü, öğreninceye kadar bu gece kaleden dışarı çıkmayacağım" dedim. Horozlar ötünce, surların üzerinden ölüm ilan edildi. Ölüm habercisi: "Hicaz ahalisinin tüccarı Ebu Rafi'in ölümünü duyuruyorum!" diye bağırıyordu. Ben hemen arkadaşlarımın yanına gittim. "Zafer! dedim, Allah Ebu Rafi'in canını aldı!" Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'a geldim, olup biteni anlattım. Bana: "Uzat ayağını!" buyurdular. Ben de ayağımı uzattım. Meshediverdi. Sanki hiçbir şey olmamış gibi hiçbir rahatsızlık kalmadı."

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/116-117. [Buhârî, Megâzî 16, Cihad 155.]

Hz. Bera (radıyallahu anh) anlatıyor:

#8,085 عن البراء رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]بَعَثَ رَسُولُ اللّهِ # رَهْطاً إلى أبِي رَافِعٍ فَدَخَلَ عَلَيْهِ عَبْدُاللّهِ بْنُ عُتَيْكٍ بَيْتَهُ لَيًْ وَهُوَ نَائِمٌ فَقَتَلَهُ[.
"Resulullah (aleyhissalatu vesselam), Ebu Rafi'e bir heyet gönderdi. Abdullah İbnu Atik, geceleyin evine girerek, onu uyurken öldürdü."

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/115.

Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir gün):

#8,084 عن جابر رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: مَنْ لِكَعْبِ ابْنِ ا‘شْرَفِ، فَإنَّهُ قَدْ آذَى اللّهَ وَرَسُولَهُ؟. فَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ مَسْلَمَة رَضِيَ اللّهُ عَنْه: أتُحِبُّ أنْ أقْتُلَهُ؟ قَالَ: نَعَمْ. قَالَ: اَتَأذَنُ لِي فِي الْقَوْلِ فِيكَ؟ قَالَ: قُلْ . فَأتَاهُ فَقَالَ لَهُ: وَذَكَرَ مَا بَيْنَهُمَا وَقَالَ: إنَّ هذَا الرَّجُلَ قَدْ أرَادَ الصَّدَقَةَ وَقَدْ عَنَانَا. فَلَمَّا سَمِعَهُ قَالَ: وَأيْضاً واللّهِ لَتَمُلَّنَّهُ. قَالَ: إنَّا قَدْ اتَّبَعْنَاهُ اŒنَ وَنَكْرَهُ أنْ نَدَعَهُ حَتَّى نَنْظُرَ إلى أيِّ شَيْءٍ يَصِيرُ أمْرُهُ. ثُمَّ قَالَ: وَقَدْ أرَدْتُ أنْ تُُسْلِفَنِي سَلَفاً. قَالَ: فَمَا تَرْهَنُنِي؟ قَالَ: مَا تُرِيدُ؟. قَالَ تَرْهَنُنِي نِسَاءَكُمْ. فَقَالَ: أنْتَ أجْمَلُ الْعَرَبِ، أنَرْهَنُكَ نِسَاءَنَا؟ قَالَ: فَتُرْهَنُونِي أوَْدَكُمْ قَالَ: يُسَبُّ ابْنُ أحَدِنَا، فَيُقَالُ رُهِنَ فِى وَسْقٍ أوْ وَسْقِيْنِ مَنْ تَمْرٍ. وَلكِنْ نَرْهَنُكَ الَّمَةَ، يَعْنِى السََّحَ. قَالَ: نَعَمْ؛ وَوَاعَدَهُ أنْ يَأتِيَهُ بِالْحَارِثِ بْنِ أوْسٍ وَأبِي عَبْسِ ابْنِ جَبْرٍ وَعَبَّادِ بْنِ بِشْرٍ. قَالَ: فَجَاءُوا فَدَعَوْهُ لَيًْ. فنَزَلَ إلَيْهِمْ فَقَالَتْ لَهُ اِمْرَأتُهُ: إنِّي ‘سْمَعُ صَوْتاً كَأنَّهُ صَوْتُ الدَّمِ. فَقَالَ: إنَّمَا هُوَ مُحَمَّدٌ بْنُ مَسْلَمَةَ وَرَضىعِى أبُو نَائِلَةَ، إنَّ الْكَرِيمَ لَوْ دُعِى إلى طَعْنَةٍ لَيًْ ‘جَابَ. قَالَ مُحَمَّدٌ: إذَا جَاءَ فَسَوْفَ أمَدُّ يَدِي إلى رَأسِهِ، فإذَا اسْتَمْكَنْتُ مِنْهُ فَدُونَكُمْ. قَالَ: فَنَزَلَ وَهُوَ مُتَوَشِّحٌ. فَقَالُوا: نَجدُ مِنْكَ رِيحَ الطِّيبِ؟ فقَالَ نَعَمْ: تَحْتِي فَُنَةُ أعْطَرُ نِسَاءِ الْعَرَبِ؛ قَالَ مُحَمَّدٌ: فَتَأذَنَ لِي أنْ أشُمَّ مِنْهُ؟ قَالَ: نَعَمْ فَشُمَّ، فَتَنَاوَلَ فَشَمَّ. ثُمَّ قَالَ: أتَأذَنُ لِي أنْ أعُودَ؟ قَالَ: فَاسْتَمْكَنَ مِنْهُ، ثُمَّ قَالَ: دُوَنَكُمْ فَقَتَلُوهُ[. أخرجه الشيخان وأبو داود.»الوَسْقُ« بفتح الواو ستون صاعاً.»والَّمَةُ« مخففة: الدرع وجمعها م، آلة الحرب.»والمُتوشِّحُ بالرداء« هو الذي يجعله في وسطه كالوشاح الذي تجعله المرأة على خصرها .
"Ka'b İbnu'l-Eşref'in hakkından kim gelecek? Zira bu Allah ve Resulüne eza veriyor!" buyurdular. Muhammed İbnu Mesleme (radıyallahu anh) atılarak: "Onu öldürmemi istermisiniz?" dedi. Aleyhissalatu vesselam: "Evet!" deyince Muhammed İbnu Mesleme: "Hakkınızda menfi şeyler söylememe de izin veriyor musunuz? [Güvenini kazanmamız için buna gerek olacak]" dedi. Aleyhissalatu vesselam: "[İstediğinizi] söyle[yin]" buyurdu. Bunun üzerine Muhammed İbnu Mesleme (radıyallahu anh) Ka'b-İbnu'l-Eşref'e gelip onunla konuştu, aralarındaki (eski) dostluğu hatırlattı ve: "Şu adam var ya, sadaka istiyor ve bize sıkıntı oluyor!" dedi. Ka'b bunu işitince: "Ha şöyle! Vallahi ondan daha da çekeceksiniz!" dedi. Muhammed İbnu Mesleme: "Biz ona şimdi gerçekten tabi olduk. Onu büsbütün terkedip sonunun ne olacağını seyretmekten de korkuyoruz" dedi. Ka'b: "Söyle bana dedi, içinde ne var, ne yapmak istiyorsunuz?" Muhammed: "Onu yalnız bırakmak, ondan ayrılmak istiyoruz" deyince, Ka'b: "Şimdi beni mesrur ettin" dedi. Muhammed ilave etti: "Bana biraz ödünç vermeni talebediyorum.." dedi. Ka'b da: "Bana rehin olarak ne bırakacaksın?" diye sordu. Muhammed İbnu Mesleme: "Ne istersin?" dedi. Ka'b: "Kadınlarınızı bana rehin bırakmalısın!" dedi. "Ama sen Arapların en yakışıklısısın. Sana kadınlarımızı nasıl rehin bırakalım? [Şu yakışıklılığın sebebiyle hangi kadın nefsini senden men edebilir?]" dedi. Ka'b: Öyleyse çocuklarınızı rehin bırakırsınız!" dedi. "Ama nasıl olur, birimizin çocuğuna hakaret edip: "Bir veya iki vask hurma karşılığında rehin edildin" diye başına kakarlar. Ama sana zırhları yani silahı rehin bırakalım" dedi. (Kab bu teklifi makul bulup:) "Pekala, bu olur!"dedi. Bunun üzerine Muhammed İbnu Mesleme, ona el Haris İbnu'l-Evs, Ebu Abs İbnu Cebr ve Abbad İbnu Bişr ile birlikte gelmek üzere randevulaştı. Bunlar geceleyin gelip onu (dışarı) çağırdılar. Ka'b yanlarına indi. Kadını: "Ben bazı sesler işitiyorum, bu sanki kan sesidir (gitme!)" dedi. Ancak O: "Hayır, bu gelen Muhammed İbnu Mesleme ile süt kardeşi ve Ebu Naile'dir. Mert kişi geceleyin yaralanmaya bile çağırılsa icabet eder!" dedi. Muhammed İbnu Mesleme arkadaşına: "Gelince, ben elimi başına uzatacağım. Onu tam yakaladım mı göreyim sizi!" dedi. Ka'b kılıncını kuşanmış olarak indi. "Sende tiyb kokusu hissediyoruz!" dediler. Ka'b: "Evet! nikahımda falan kadın var. Arap kadınlarının (sevdiği) kokuyu sürüyorum" dedi. Muhammed İbnu Mesleme: "Ondan koklamama müsaade eder misin?" dedi. Ka'b: Tabi ederim, kokla!" dedi. Muhammed yakalayıp kokladı. Sonra: "Bir kere daha koklamama müsaade eder misin?" dedi. Sonra onu yakaladı. "Göreyim sizi!" dedi ve orada öldürdüler."

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/111-112.  [Buhârî, Megâzî 15, Rehn 3, Cihâd 158, 159; Müslim, Cihad 119, (1801); Ebu Dâvud, Cihad 169, (2768).]

İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: 

#8,083  وعن ابن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]حَاَرَبَتِ النَّضِيرُ وَقُرَيْظَةُ رسولَ اللّهِ # فَأجْلَى بَنِي النَّضِيرِ وَأقَرَّ قُرَيْظَةَ، وَمَنَّ عَلَيْهِمْ حَتّى حَارَبَتْ قُرَيْظَةُ بَعْدَ ذلِكَ فَقَتَلَ رِجَالَهُمْ وَقَسَّمَ نِسَاءَهُمْ وَأمْوَالَهُمْ وَأوَْدَهُمْ بَيْنَ الْمُسْلِمِينَ[. أخرجه الشيخان وأبو داود.»الجََءُ« النفي عن ا‘وطان .
"Nadir ve Kureyza yahudileri Resulullah Aleyhissalatu vesselam ile savaştılar. O da Beni'n-Nadir'i sürdü. Kureyza'yı yerinde bıraktı. Kureyza'ya ihsanda dahi bulundu. Sonradan onlar da Resulullah'la savaştılar. Aleyhissalatu vesselam da erkeklerini öldürdü, kadınlarını, mallarını, çocuklarını müslümanlar arasında taksim etti."

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/106.  [Buhârî, Megâzî 14, Müslim; Cihad 62, (1766); Ebu Dâvud, İmâret 23, (3005).]

Bintu Muhayyisa, babasından naklediyor:

#8,082 وعن بنت محيصة عن أبيها قال: ]لَمَّا أعْلَمَ اللّهُ تَعالى رسولَهُ # بِمَا هَمَّتْ بِهِ الْيَهُودُ مِنَ الْغَدْرِ. قَالَ #: مَنْ ظَفِرْتُمْ بِهِ مِنْ رِجَالِ يَهُودَ فَاقْتُلُوهُ. قَالَتْ: فَوَثَبَ أبِي مُحَيِّصَةُ عَلى شَبِيبَةَ، رَجُلٌ مِنْ تُجَّارِ يَهُودَ فَقَتَلَهُ، وَكَانَ عَمِّي حُوَيِّصَةُ إذْ ذَاكَ لَمْ يُسْلِمْ وَكَانَ أسَنَّ مِنْ أبِي. فَجَعَلَ يَضْرِبُهُ وَيَقُولُ: أيْ عَدُوَّ اللّهِ، أمَا وَاللّهِ لَرُبَّ شَحْمٍ في بَطْنِكَ مِنْ مَالِهِ. قَالَتْ: فَقَالَ لَهُ أبِي قَتَلْتُهُ ‘نَّهُ أمَرَنِى بذلِكَ مَنْ لَوْ أمَرَنِي بِقَتْلِكَ مَا تَرَكْتُكَ. قَالَتْ: فَأسْلَمَ عَمِّي عِنْدَ ذلِكَ[. أخرجه أبو داود .
"Allah Teala Hazretleri, Peygamberine, yahudilerin tasarladıkları suikasdı bildirince, Resulullah (aleyhissalatu vesselam): "Yahudi erkeklerden kimi yakalarsanız onu hemen öldürün!" ferman buyurdu. Bunun üzerine babam Muhayyısa (radıyallahu anh), yahudi tüccarlarından biri olan Şebibe'nin üzerine atılıp öldürdü. Amcam Huvayyısa o sırada henüz müslüman değildi ve babamdan daha yaşlıydı. Babama hem vuruyor ve hem de: "Ey Allah'ın düşmanı! (onu nasıl öldürürsün?) Karnındaki yağ belki de onun malından!" diyordu. Babam şu cevabı verdi: "Bana onu yapmamı öyle bir zat emretti ki, eğer seni öldürmemi emretse seni de sağ bırakmazdım." Amcam o esnada müslüman oldu."

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/105-106. [Ebu Dâvud, Harac 22, (3002).]

Ebu't-Tufeyl (radıyallahu anh) anlatıyor: 

#8,081 وعن أبي الطفيل رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ حَذِيفة بن اليمان رَضِيَ اللّهُ عَنْهما ماَ مَنَعَنِي أنْ أشْهَدَ بَدْراً إَّ أنِّي خَرَجَتُ أنَا وَأبِي الْحُسَيْلِ فَأخَذَنَا كُفَّارُ قُرَيْشٍ فَقَالُوا: إنَّكُمْ تُرِيدُونَ مُحَمَّداً. فَقُلْنَا: مَا نُرِيدُ إَّ الْمَدِينَةَ. فَأخذُوا مِنَّا عَهْدَ اللّهِ وَمِيثَاقَهُ أنْ َ نُقَاتِلَ مَعَهُ. فَلَمَّا أتَيْنَا الْمَدِينَةَ ذُكِرَ ذلِكَ لَهُ #. فقَالَ: انْصَرِفَا. نَفِي لَهُمْ وَنَسْتَعِينُ بِاللّهِ تَعالى عَلَيْهِمْ[. أخرجه مسلم .
"Huzeyfe İbnu'l-Yeman (radıyallahu anhüma) dedi ki: "Benim Bedr'e katılmama mani olan şey şudur: Ben ve babam el-Hüseyl ikimiz beraber yola çıkmıştık. Kureyş kafirleri bizi tuttular ve: "Siz muhakkak Muhammed'in yanına gitmek istiyorsunuz!" dediler. Biz de: "Hayır, ona gitmiyoruz, Medine'ye gitmek istiyoruz!" dedik. Bunun üzerine bizden, Muhammed'in safında yer alıp beraber savaşmayacağımız hususunda Allah'a ahd ve misak aldılar. Biz Medine'ye gelince, durumu Resulullah'a arzettik. "Haydi gidin. Biz onlara verdiğiniz sözü tutar, onlara karşı Allah'tan yardım dileriz!" buyurdular." 

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/101-102.  [Müslim, Cihâd 98, (1787).]

Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: 

#8,080 وعن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]لَمَّا بَعَثَ أهْلُ مَكَّةَ في فِدَاءِ أسْرَاهُمْ بَعَثَتْ زَيْنَبُ فِي فِدَاءِ زَوْجِهَا أبِي الْعَاصِ بْنِ الرَّبِيعِ بِمَالٍ. وَبَعَثَتْ فِىهِ بِقَِدَةٍ لَهَا كَانَتْ عِنْدَ خَدِيجَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْها أدْخَلَتْهَا بِهَا عَلى أبي الْعَاصِ. فَلَمَّا رَآهَا رسولُ اللّهِ # رَقَّ لَهَا رِقَّةً شَدِيدَةً. ثُمَّ قَالَ: إنْ رَأيْتُمْ أنْ تُطْلِقُوا لَهَا أسِيرَهَا وَتَرُدُّوا عَلَيْهَا الَّذِي لَهَا؟ فقَالُوا: نَعَمْ. وَكَانَ # أخَذَ عَلََيْهِ أوْ وَعَدَهُ أنْ يُخْلِّي سَبِيلَ زَيْنَبَ إلَيْهِ، وبَعَثَ # زَيْدَ بْنَ حَارِثَةَ وَرَجًُ مِنْ ا‘نْصَارِ فقَالَ لَهُمَا: كُونَا بِبَطْنِ يَأجِجَ حَتّى تَمُرَّ بِكُمَا زَيْنَبُ فَتَصْحَبَاهَا حَتّى تَأتِيَا بِهَا[. أخرجه أبو داود .
"Mekke halkı, esirlerinin fidye-i necatlarını gönderdikleri zaman, (Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'ın kerimeleri) Zeyneb de kocası Ebu'l-Âs İbnu'r-Rebi'in fidye-i necatı olarak malgönderdi. Bunun gönderdikleri arasında Hz. Hatice (radıyallahu anha)'nin Ebu'l-Âs'la evlenmesi sırasında Zeyneb'e vermiş olduğu bir kolye de vardı. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) bu kolyeyi görünce son derece duygulandı ve: "İsterseniz Zeyneb'in esirini serbet bırakın ve kolyesini de ona iade edin!" buyurdular. Ashab: "Baş üstüne!" dedi. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) Ebu'l-As'dan Zeyneb'i kendine göndermesi [hicretine izin vermesi] hususunda söz aldı -veya Ebu'l-Âs... vaadetti- Aleyhissalatu vesselam ensar'dan bir zatla Zeyd İbnu Harise (radıyallahu anhüma)'yi, Zeyneb'i getirmek üzere gönderdi ve onlara: "Batn-ı Ye'cic'e gidin. Orada, size Zeyneb uğrayacak, buraya gelinceye kadar ona refakat edin" emir buyurdu."

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/98-99.  [Ebu Dâvud, Cihad 131, (2692).]